Divan Başkalığına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

                                                                                                                           


 

 

ULUSAL KURTULUŞ HAREKETLERİNİN ÖZELLİKLERİ

 

Klasik Ulusal Krutuluş Hareketleri ilk önce Avrupa’da başlamıştır. Buradaki ulusal kurtuluş hareketlerinin özelliği, feodalizme karşı olmalarıyla belirlenmiştir. Yani bu hareketler tek yanlıdır, içten içedirler. Daha sonraları bu nevi hareketler, emperyalizm aşamasına ulaşım istilacılığa başlamışlardır. Bu istila ve işgalcilik, ham ve işlenmiş madde parazarlarına yönelmiştir. İstila edilen ülkeler feodal yapıda ülkelerdir. Buralarda emperyalist sınıflarla feodal sınıflar genellike işbirliği yapmışlardır.

Daha sonraları bu ülkelerde burjuva sınıflarının doğmasıyla ikinci nevi kurtuluş hareketleri başlamıştır. Buralardaki ulusal kurtuluş hareketleri çifte karakterlidir: 1 - İçten içe. 2 - İçten dışa. Yani buralarda iç ve dış sınıflar birleşmişlerdir. Mücadele veren içteki sınıf ve tabakalar, iç ve dış sınıf ve tabakalar koalisyonuna karşı savaşmaktadırlar.

İkinci nevi kurtuluş hareketleri de artık klasikleşmiş sayılabilir. Birincilerin özelliği, burjuvazinin feodalizme, aristokrasiye karşı bir tepkiyle belirlenmiştir. İkinci nevi kurtuluş hareketlerinin özelliği ise hem feodalizme ve hem de emperyalizme karşı bir tepkiyle belirlenmiştir.

Üçüncü nevi ulusal kurluşuk hareketleri ise ikiye ayrılır: Sanayi devrimini yapmış herhangi emperyalist birArvupa devletinin gene Avrupalı bir ulusu (İster coğrafya bitişikliği olsun ister olmasın) boyunduruk altına almış bulunması: Örneğin Bask ve İrlanda vb. İkincisi, Avrupalı emperyalist bir devletin Avrupa dışında feth ettiği bir ya da birkaç ülkedeki çifte baskı ve ezgi altındaki ulusların kuruluşu hareketleri. Bunu biraz açıklıyalım: Örneğin, emperyalist, geri kalmış bir ülkeyi işgal edip sömürgeleştirmiştir. Sonra bu sömürgede, burjuva sınıflarının doğup gelişmesiyle emperyalist devlete karşı bir ulusal kurtuluş hareketi başka deyimle bir burjuva demokratik devrim başlar. Oysa bu, aynı ülkede, kurtuluş savaşı yapan burjuva sıınflarının mensup oldukları ulusun ya da ulusların ezgi ve baskısı altında bir ya da birkaç ezilen ulus vardır. Buralardaki etkin ulus, bir yandan Avrupalı ya da Amerikalı emperyalistlerin boyunduruğundan kurtulmak, öbür yandan ezdiği ulus ya da ulusları boyunduruk altında tutmak ve bu boyunduruğu sürdürmek ister. Şüphesiz bu gibi ulusların başlattıkları ulusal hareketler, haklı nedenlere dayanmaktadır. Ama kendi boyundurukları atındaki ulusların başlattıkları ulusal kurtuluş hareketleri de hakıl hareketlerdir. Bir ulusun bir yandan boyunduruk ya da yabancı etkilerden kurtulmak istemesi, öbür yandan başka bir ulusu boyunduruk altında tutmak istemesi çelişik bir tutumdur, ve o ulusun ulusal kurtuluş hareketine gölge düşürür.

Yukarıda dedik ki; klasik ulusal kurtuluş hareketleri, geri kalmış bir ülkenin sanayi devrimini yapmış emperyalist bir devlete karşı açmış olduğu mücadeledir. Ve bu geri bıraktırılmış bulunan ülkelerin çoğunda da iki ya da daha fazla ulus vardır. Ve bunlarda aynı ülkenin etkin ulusunun boyunduruğu altında bulunmaktadır. Ve bu etkin geri kalmış uluslara karşı bunların boyunduruğundaki ulusların verdikleri mücadelelerin üçüncü nevi ulusal kurtuluş hareketleri modelini ya da kategorisini oluşturduğunu söyledik.

Bu arada yirminci yüzyılın iki feodal imparatorluğundan bahsetmek gerekiyor. Rus İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu. Doğaldır ki, Rus İmparatorluk ailesi veya hanedanını oluşturan Rus toplumu daha çok kapitalistleşmişti. Osmanlı İmparatorluğunun hanedanını oluşturan Türk toplumu Rus toplumu kadar kapitalistleşmemiş bulunmaktaydı. Belki de bunun için bu imparatorluklara feodal-burjuva imparatorluklar denmelidir. Zira ezen ve ezilen toplumlarda kapitalistleşme, ulusallaşma süreci başlamıştır. Malumdur ki, Rus imparatorluğu parçalanmış ve Rus işçi sınıfı önderliği altında meydana gelen devrim feodal-burjuva imparatorluktan uluslar ülkesi Soveytler Birliğini yaratmıştır.

Bizim burada üzerinde durmak istediğimizOsmanlı imparatorluğudur. Bilindiği gibi, ilkönce Hıristiyan topluluklar imparatorluktan kopmuştur. Daha sonra ise, Müslüman topluluklar aynı imparatorluktan kopmuşlardır.

Doğaldır ki, emperyalist milliyetçiler ulusal kurtuluş hareketlerini hoş karşılamazlar ve egemenlikleri yıkılsa da daima ezilen ulusların kurtuluş hareketlerini hiyanet ya da arkadan hançerleme olarak kabul ederler. Gariptir ki, kendilerine sol, sosyalist adını verenlerde bu etkiden kurtulmuş değildirler. Doğaldır ki, onlar daha ince cilalar ve ince kılıflar kullanırlar. Osmanlı imparatorluğundan ayrılan ülkelerin emperyalizme alet olduğunu söylerler, fakat bunu söylerken de Osmanlı soygunculuğunun ne mene şey olduğunu sessizlikle geçiştirirler.

Halinden memnun olan herhangi bir ulus başka bir ulustan ayrılmak istemez. Eğer ayrılmak istiyorsa muhakkak ortada haksız bir durum var demektir. Bu haksız durumu gizleyip emperyalizmin aletliğinden bahsetmek eğer saflık değilse tam bir sosyal-şövenizm demektir...

Müslüman olmayan ve sosyal-şövenlerin deyimiyle emperyalizmin istilasına uğrayan ülkelerin hepsi (Yunanistan hariç) bugün sosyalist sistem içerisinde yer almış bulunmaktadırlar. Müslüman toplulukların çoğunluğu ise gene kendi deyimleriyle günümüzde ilerici rejimlerkurmuşlardır. Belki de sosyal-şövenler, emperyalizmin tahriki olduğu için sosyalist sistem içinde yer alan ulusların rejimlerini ve Arapların kurdukları ilerici rejimleri iptal edeceklerdir.

Ne gariptir ki, bu badireden Avrupalıların gözdesi Ermeniler kurtulamadılar. Yine ne gariptir ki, Müslüman Suudi Arabistan şimdi Amerika’nın müttefikidir. Acaba Suudi Arabistanı Amerika’nın müttefiki olmaktan kurtarmak için tekrar Osmanlı İmparatorluğunu kurup Suudi Arabistanı tekrar onun boyunduruğuna koymak mı gerekir? Bunu sosyal-şövenlerden sormak gerekiyor. Kendilerine sosyalist diyenlerin fazla ileri gitmeyenleri ise şöyle diyorlar “milletimiz imparatorluk kuran bir millettir. Devlet tecrübeleri fazladır.” Bir sosyalist milletinin imparatorluk kurmasından övünme payı almasa gerek.

Şimdi gene üçüncü nevi ulusal kurtuluş savaşı veren milletlerden bahsedelim. Eskiden kimse, pek de bunların varlığının farkında değildir. Ayrıca, bugün bunlar kendilerini ve ulusal kurtuluş hareketlerini dünya kamu oyuna kabul ettirmişlerdir. Irak’ta Kürt kurtuluş hareketi, Cezayir’de Berberilerin hareketi, Bangladeş kurtuluş hareketi, Etyopya’da Eritre kurtuluş lareketi, Filipinlerde Müslümanların başlattıkları hareket. Bugün Batı Pakistan’da bir çok ezilen ulus ve bu ulusların hareketleri vardır. Daha birçok örnek verilebilir. Fakat yukarıda verilen örnekler yeter sanırız.

Burada birçok noktaya daha parmak basalım: Geri kalmış bir ulusun boyunduruğundaki diğer uluslar da geri kalmışlardır. Ezen ulus sanayi devrimini yapmadığı için istikrarsız bir yapıya sahiptir. ÖrneğinCezayir, Fransa’ya karşı ulusal kurtuluş savaşı yürtütüğü zaman, Fransa sonuna kadar aynı sosyal yapıyı muhafaza etti ve aynı emperyalist siyaseti izledi. Gerçi ilk zamanlarda emperyalist ülke sosyalistleri ulusal kurtuluş hareketlerine karşı olumsuz tutum takınıyorlardı. Bunların gerekçeleri şuydu: geri kalmış ülkelerdeki sosyalistler ve milliyetçiler bizimle birlikte çalışıp mücadele etsinler, devletimizde sosyalizm kurulursa onlarda kurtulurlar. Sonraları bu fikirlerin pek de elle tutar yanı olmadığı anlaşıldı ve terkedildi. Yukarıdaki düşüncelerledir ki, sanmıyorum ilk zamanlar Fransız komünistleri fiilen Cezayir Ulusal Kurtuluş hareketine karşı savaştılar. Dediğim gibi, sonraları bu fikirler terkedildi. Ne diyorduk; örneğin, Cezayir, Fransa ile savaşıyor. Fransa sonuna kadar Fransa, Cezayir sonuna kadar Cezayir olarak kalıyor. Dostlar belli, düşmanlar belli; değişmiyor. Oysa iki geri kalmış ülke savaşınca, dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi gibi, bu iki ülke de devir devir değişiyor. Devir devir birbirlerinin yerini alıyorlar. Örnek, 1961’de Kürtler(Kürt toprakları İngiliz Emperyalistleri tarafından Arap Şeyhlerine peşkeş çekilmişti) Irakta Araplara karşı ulusal kurtuluş savaşına başladılar. Bu hareketi, Sovyetler 11 Mart 1970’e kadar desteklediler. Çünkü, bu ara dönem rejimlerinin hepsi emperyalizmin desteklediği gerici rejimleridir. Baas partisi iktidara geldikten sonra 1963’te uyguladığı komünist avı meşhurdur. O zamanlar ölümden canlarını kurtarabilen komünistler Barzani yönetimine sığındılar. Bunlar 1963’ten 1970’e kadar Irak Kürdistanında kaldılar. 11 Mart 1970 tarihli Kürt ulusal kurtuluş hareketini yöneten Kürdistan Demokrat Partisi ile bugün Irakta iktidarda bulunan sosyalist Baas Arap Partisi arasında varılan anlaşmadan sonra sözü geçen komünistler Irak’ın Arap bölgesine ancak gelebildiler. Arap sosyalist (ama ne sosyalist) Baas Partisi 11 Mart 1970 tarihli anlaşmanın hükümlerine aykırı hareket ettiği için 11 Mart 1974’de Araplarla Kürtler arasında tekrar savaş başlayınca kadar yıllar yılı Barzani’ye sığınmış bulunan komünistler daha evvel Baas’çılarla cephe hareketi oluşturup hükümete iki bakanla girdiler ve Kürtlere karşı onlarda var güçleriyle savaşmaya başladılar...

Doğaldır ki, Irak komünistlerinin Baasçılarla cephe kurmaları Sovyetler Birliğinin onayından geçmiştir. 11 Mart 1970 anlaşması Sovyetler aracılığıyla iki dost arasında varılan biranlaşmaydı. Baasçıların Kerkük’te sayıma yanaşmamaları, anlaşmaya aykırı olarak daha Kerkük statüsü tespit edilmeden Kerkük petrollerini millileştirmesi, Kerkük, Sıncar, Hanikini araplaştırmaya başlaması, yazılı 11 Mart antlaşmasının özüne ve biçimine aykırı davranışlarda bulunması sonucu tekrar savaş başladı. Sözü geçen anlaşmaya göre 11 Mart 1970’ten 11 Mart 1974’e kadar otonominin pürüzlü noktaları çözümlenecek ve muhtar idare kurumları kurulacaktı. Baas Arap sosyalist partisi bu vecibeleri yerine getirmesi gerekirken o, suikastlere başladı. Önce Bağdat’ta İdris Barzani’ye karşı daha sonra Hacı Umran’da bizzat General Barzani’ye kaşı korkunç ve insanlıkla bağdaşmayacak biçimde suikaste giriştiler. İdris Barzani’ye karşı yapılan suikastten sonra kurtarılmış Kürdistan topraklarında Kürt istihbaratı artık kuş uçurtmuyordu. Arap bölgelerinden Kürt bölgelerine gelenler inceden inceye aranıyordu. Yollara konan arama noktalarının hüküm geçiremedikleri bir tek istisna vardı; Barzani bu hay huy içinde emir vermişti: yalnız din adamları noktalarda aranmayacaklardı. Bundan yararlanan Arap istihbaratı 12 fedaisini din adamı kılığına koyarak elektrikli bombalarla bezediler ve bunlar Hacı Umran’daki Barzani karargahına girmeye muvaffak oldular. Karargaha girdikten takriben bir dakika sonra karargah bir mahşere, bir ana-baba gününe tanık oldu. Bütün fedailer kendi bombalarıyla öldüler. Barzani ile Doktor Mahmut mucize kabilinden kurtuldular. Ecnebi gazetecilerin çektiği fotografta tavandaki insan etleri Apikoğlu sucukları gibi aşağı doğru sarkarak görünüyordu.

Baas’ın bütün cinayetlerinin dökümünü yapmak bu yazının konusunu aşar; onun için bunu burada keselim.

Savaş başladı. Sovyetler Birliğinin savaşın başlaması ve tarafların anlaşmasını temin için neler yaptığını bilmiyoruz. Bunu incelemek orijinal bir konudur. Şurası gerçektir ki, Sovyetler Birliği bütün ağırlığını Irak yönetiminin yanına koydu. Kürtler de madem 13 yıl mücadele verdik, bunun sonucu bir hiç oldu; o halde tekrar silaha sarılalım dediler, ve silaha sarıldılar. Ya Kürtler bütün bu mücadelelerden sonra kayıtsız şartsız teslim olacaklardı, yahut savaşacaklardı, ve savaştılar. Denize düşen yılana sarılacaktı ve yılan görevini İran yaptı. Savaş başladıktan sonra Kürtler çeşitli yollardan barış teklifinde bulundular. Saddam Hüseyin ya teslim, ya yok olma diye yanıtladı bu teklifleri. Artık dostlar düşman düşmanlar dost olmuşlardı. Soveyetler Birliği Irak yönetimini sosyalizm açısından daha karlı buluyordu. Ve Irak yönetimini destekliyordu. Emperyalizm ve İran da, eskiden Soveyetlerin yaptığı gibi, Irak yönetimini yıpratmak için Kürt kuvvetlerini destekliyorlardı. Ama nasıl destek! Düşman başına. Şüphesiz Barzani de emperyalizmin ve İran gericilerinin maksatlarını biliyordu. Çünkü daha evvel Kürt topraklarını Arap şeyhlerine peşkeş çeken İngiliz emperyalistlerine karşı çarpışmıştı. 11 Eylül 1961’den 11 Mart 1970’e kadar emperyalizmin ve İran gericiliğinin her çeşit oyun, desise ve hatta İran gericiliğinin ve onun müttefiklerinin silahlı mücadelelerine maruz kalmıştı. Mahabat Kürt Cumhuriyeti döneminin hatıraları da Barzani’nin belleğinde bütün tazeliğini koruyordu...

Ortaya hiç bir tanrı kulunun daha önceden görmesine imkân olmayan olaylar araya karıştı.

Ekim 1973’te Araplar İsrail’e karşı kahramanca savaştılar. 1967’nin yarattığı aşağılık duygusu ve zedelenen ulusal gurur Araplarda bir çağlayan yarattı ve Arap halkları İsrail’in yenilmezliği efsanesini kökünden yıktılar. Buna ek olarak o zamana kadar görülmemiş bir olay oldu Araplar arasında: İlerici-gericisiyle bütün Arap rejimleri birleşerek petrol ambargosuna gittiler. Avrupa titremeye başladı. Amerika kudurdu. İran zangırdadı. Ve emperyalizm ne pahasına olursa olsun Araplarla anlaşmaya doğru yöneldi. Petrol ambargosu ve emperyalizm konusunu kısa keseceğiz. Neticede Arap gücünün sürprizli büyümesi ve Irak’ın İran’a dolayısıyla emperyalizme büyük tavizler vermesi sonucu 14 yıllık Kürt hareketi durdu.

Bir zamanlar Hindistan ve Pakistan arasında Sovyetler Birliği aracılığıyla iki dost arasında Taşkent’te bir anlaşmaya varılmıştı taraflar arasında. O zamanlar Soveyetler Birliği Yahya Han ile dostluk içindeydi. Hindistan da Soveyetlerin müttefikiydi. Pakistan ve Hindistan Amerikanın da müttefikleriydiler. Bu ittifaklar manzumesinden zararlı çıktığını gören Pakistan Çin Halk Cumhuriyetine meyletmeye başladı. Ne olduysa bundan sonra olmaya başladı. Sovyetler Birliği bu sefer Bangladeş’in hamisi oldu. Ve İndra Gandi, develeriyle birlikte Doğu Pakistan’a girdi. Amerika bir yanda göz kırpıyor, bir yandan da habire nota veriyor, bilmem nereden bilmem ne gemisine bilmem nereye hareket emri veriyordu. Böylece mazlum (!) Bangladeş halkı da bağımsızlığına kavuştu. Öyle anlaşılıyor ki, günümüzde üçüncü nevi ulusal kurtuluş hareketleri yapan ve kendisi gibi geri kalmış bir ulusun boyunduruğunda olan ulusal kurtuluş hareketleri gittikçe canlılık ve renk kazanacaktır. Bugün başka geri kalmış ulusları ezen kendisi geri kalmış ulusların bir kısmı politik olarak bağımsız ama ekonomik bakımdan henüz tam olarak emperyalizmden kurtulmamış uluslar olup üçüncü dünyayı oluşturuyorlar. Bir kısmı da hala hem politik hem de ekonomik bakımdan emperyalizme bağımlı ülkeleri oluşturuyorlar vb...

Edip Karahan