Başkanlık Divanına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

     

                                                                                                           

Bir yalnız aydın: Edip Karahan

 

Selahattin BULUT

 

O zamanlar daha onüç-ondört yaşlarındaydım. Derik’te ortaokulda okuyordum. Bizim ilçeden üniversitede öğrenim görenlerin sayıları çok az olduğundan, kimler olduklarını biliyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam, Edip Abi, yüksek tahsil yapanların ilkiydi.

O yıllarda “Kürt-Kürdistan” sözcüklerini yeni yeni duyuyor, bir süre sonra da ülke ve ulus hakkında derme çatma bir bilince varıp ateşli birer milliyetçi oluyorduk. Her zaman olduğu gibi o dönemlerde de Kürt sorununa ilgi duymak ateşle oynamak gibi bir şeydi. Ama olsundu gençtik, enerji doluyduk ve ateşle oynamayı seviyorduk. İşte o ilk gençlik dönemimizin günlük sohbetlerinde Edip Abinin ismi sıkça geçiyordu, ama onu çoğumuz hiç tanımıyorduk. Bir gün onu Derik Çarşısı’nda, elinde çantası ile hızlı adımlarla Kızıltepe’ye kalkacak taksi durağına doğru yürürken gördüm. O gün, rüyasında seyhini gören inanmış, temiz bir mürit kadar sevinmiş ve mutlu olmuştum. Arkasından baktım, sonra yüzünü bir daha görebilme isteği ile peşinden var gücümle koştuysam da yetişemedim.

Yalnızdı. Koca bir yalnız aydındı Edip Abi kör ve topal bir kalabalığın içinde. İstanbul, Ankara ve Diyarbakır’da Kürt meselesi ile uğraştığını, dernek ve öğrenci yurtları kurma faaliyetlerinde bulunduğunu, Kürt folklörü ile ilgili geceler tertiplediğini, gazete ve dergilerde Kürtlerle ilgili yazılar yazdığını duyan ilçe halkı, çocuklarının etkilenip onun yolunda gideceklerinden korkuyorlardı. Önlem olarak “Edip yanlış yapıyor! öğrencilik yıllarında bu kadar kendini deşifre etmemeli... Okulunu bitirip avukat olsa halkına daha faydalı olur” gibi düşünceler yayıyorlardı. Oysa Edip Abi, biliyordu ki okulu da bitirse, avukat da olsa yine aynı halk bu kez“ güzelim mesleğine ayağını vurup Kürtçülük yaptı” diyecekti. O, saçma sapan eleştirilere kulağını tıkadı ve inandığı yolda tek başına da olsa yürüdü. Taa ki hızına dayanamayan kalbi durana dek.

1970’li yıllarıydı. Ortaokulu bitirmiş Diyarbakır’da bir lisede okuyordum. Eyüp (Alacabey) ve Edip Abi’nin Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde duruşmalarının olduğunu duydum. O gün Derik’ten bir grup KDP’li arkadaş mahkemeye dinleyici olarak katılmak üzere Diyarbakır’a gelmişlerdi. Beraber gitmiştik; ancak görevli askerler “yasaktır” deyip bizi duruşma salonuna almamıştı. Bir hafta sonra aynı arkadaş grubuyla Eyüp ve Edip Abi’yi görmek üzere o zaman Seyrantepe’de bulunan askeri cezaevine gittik. İsmail (Beşikçi) hocayı ilk kez o zaman gördüm. Kısa vücudunun üzerinde gri bir balıkçı kazağı vardı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, üşüyen ellerini koltuklarında ısıtıyordu. O da Edip Abi gibi o dönemin ikinci bir yalnızıydı.

12 Mart askeri cuntası miyadını doldurmuş, baskılar, işkenceler azalmıştı. Edip Abi, o dönemde ne kadar yattı hatırlamıyorum, ama sonunda çıkmıştı. Daha sonra Diyarbakır’da Melikahmet Caddesi üzerindeki Erzan Palas Oteli’nde görmüştüm onu. Üzerinde beyaz, ince bir gömlek vardı. Kollarını sıyırmış, önünde duran Karacadağ’ın o kıtan beyazı taze peynirinden iki parmağıyla parçalar kesip kahvaltı yapıyordu. Sol göğsünün üzerindeki gömlek cebinde Bitlis tütününden imal edilmiş bir cigara paketi bütün albenisiyle adeta göz kırpıyordu. Derken kendisi de yurtesver bir insan olan otelin sahibi Haci Mıhemmet içeri girdi. Edip Abi’nin hal hatırını sorup geçmiş olsun dedikten sonra, “yahu Edip, içeri nasıldı, içerde de baskı var mıydı?” diye sordu.

“Yook gayet rahattı” dedi Edip Abi.

“Vallah kardeşim biz çok çektik. Polisi-askeri başımızdan gitmedi hiç” dedi sıkıntılı bir sesle.

Parmaklarını yakacak kadar küçülen Bitlis sigarasını önündeki kül tablasında söndüren Edip Abi, “Haci Mıhemmet, madem dışarıda çok çektin içeriye gelseydin sen de!” dedi. Evet karşılıklı mesajlar alınmıştı. O günden sonra Haci Mıhemmed’in Edip Abi’nin sohbetine girdiğini hiç görmedim.

Yıl 1975. Lice depremi dolayısıyla DDKD’nin Diyarbakır’da düzenlendiği mitinge Derik’ten iki otobüs ile katılmıştık. O gün Edip Abi çok güzel bir konuşma yapmıştı. Yurtsever guruplar, kişiler günlerce, haftalarca onun o etkileyici sözlerini konuşuyorlardı. Zaten Edip Abi de “Söylemek istediklerimin bir kısmını ilk defa bu mitingte söyleyebildim” demişti birkaç yerde.

Ondan sonra hiç görmedim Edip Abi’yi. Sağlığında onu yeterince anlayamayan Derik halkının, ani ölümüne çok üzüldüğünün tanığıyım. Çoluk-çocuk, kadın-erkek binlerce insan birbirleriyle yarışırcasına tabutunu taşıdılar omuzlarında.

Ahh! Biz Kürtler bunu bir gün taa baştan yapabilsek ne olurdu!

Sevgili Edip Abi, senin çokça sevdiğin ülke topraklarına şimdi her gün tonlarca bomba yağdırılıyor. Ölümünden sona birçok şehir ve binlerce köy o güzelim coğrafyadan silindi. Derikte mezarına bakacak kimse kaldımı bilmiyorum. Bungün Roj’a senin için bu yazıyı bıraktım.

24 Haziran 1995

Roj Gazetesi

 

 

 

 

 

 © COPYRIGHT 2004 Enwer Karahan