Başkanlık Divanına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

 

 

 

"Uç Xelef, uç!"

 

 

Sait Aydoğmuş

 

12 Mart 1971 Darbesinin hemen öncesinde, Diyarbakır’da, o zamanki kavramlarla "solculuk" ve "Kürtçülük" hızla gelişiyordu. Sayımız, Edip Ağabeyin deyimiyle “Sulukule Ekibi” kadar olmaktan hızla çıkıyordu. Bu durum, o zamanlar sıkı ve fakat oldukça ilkel, kaba bir takiple bizleri kontrol etmeye çalışan polisin işini de giderek zorlaştırıyordu. Gidip oturabileceğimiz fazlaca da yer yoktu. TİP İl Teşkilatı, hem devamlı açık değildi hem de Edip Ağabey dahil, çoğumuz TİP´le barışık değildik. DDKO da henüz Diyarbakır’da kurulmamıştı. Başlıca buluşma yerlerimiz, anıları önünde saygıyla eğildiğim merhum Terzi Niyazi Usta ile Terzi Şemsi Usta’nın dükkanları ve başta Çamlıca Kahvehanesi olmak üzere, bir kaç kahvehaneydi.

 

Edip Ağabey, Yenişehir’de, Beden’in hemen dışında, Urfakapı ile Tekkapı arasındaki Trafik Bahçesi’nin karşısındaki iki katlı bir evin üst katında oturuyor ve kıt-kanaat geçinebiliyordu. Çok rutin bir yaşamımız vardı. Sıkı polis takibi ve geçim sıkıntısı Edip Ağabey’in yaşamını daha bir rutinleştirmişti. Her sabah kalktığında, “tüm servetim ve aynı zamanda silahım” dediği bisikletiyle Dağkapı-Dörtyol-Melikahmet-Vilayet güzergahını -bu yaklaşık 4-5 km’lik bir yoldu- dolaşarak Çamlıca Kahvesi’ne gelirdi. Onunla beraber bir jeeple polisleri de gelir, bize en yakın buldukları boş bir masaya otururlardı. Edip Ağabey jeepi göstererek, “Var mı öyle ucuz takip” der ve eklerdi: “Hiçbir şey yapamıyorsan takibini pahalıya mal ettireceksin; onlara hergün bir depo benzin harcatıyorum, üstelik kendim de bisikletle kondüsyonumu arttırarak enerji biriktiriyorum.”

 

Kısa bir müddet sonra, Diyarbakır’da, DDKO açıldı. Artık bütün “Kürtçü” ve “solcular” gibi Edip Ağabey de zamanının çoğunu, Dörtyol’daki Şeyhmus Pastahanesi’nin hemen arkasındaki sokakta bulunan DDKO’da geçirirdi. Böylece en azından DDKO Bürosu’nda bulunduğumuz sürece bildik polislerimizin göz-göze takibinden kurtulmuştuk. Boş bırakılmayacağımızı bildiğimiz için, DDKO’ya gelen yüzlerce kişinin arasından kimlerin polis veya ihbarcı olduğunu merak edip saptamaya uğraşıyorduk ki, Edip Ağabey o alandaki engin deneyimi ve uzmanlığıyla “polisini” saptadı. DDKO’da, kendisinin verdiği “Kürt Sorunu ve Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” konulu bir haftasonu seminerini izliyorduk. Salon tamamen dolduğundan bir kısım izleyiciler ayaktaydı. Edip Ağabey, bir ara yakınında oturan birisine, “Bir sorunun mu var, rahatsız mısın?” diye sordu ve konuyu daha bir şevk ve heyecanla anlatmaya devam etti. Bir taraftan konuyu anlatan Edip Ağabey, diğer taraftan da gözünü biraz önce soru yönelttiği kişiden ayıramıyordu; yüz hatları ve ses tonu bariz bir biçimde değişmişti. Onu yakından tanıyanlar, bir fırtına öncesini yaşadıklarının farkındaydılar. Ve nihayet beklenen oldu: Edip Ağabey, ceketinin sol iç cebindeki küçük teypin kayan mikrofununu ikide bir düzeltmeye çalışan kişiye “Kalbin mi ağrıyor?”  deyip patladı: “Oğlum, getir o meret teybi masaya koy! Benim ne gizli-saklım ne de korkum var; burada söylediklerimi Doğu Mitingleri’nde de alenen söyledim; bundan sonra da söyleyeceğim. Ta ki Kürtler kendi kaderlerini kendileri tayin edene kadar.” Salonda oluşan bir anlık şaşkınlık ve ölüm sessizliğini yine Edip Ağabey bozdu: “Ya teybi getir masaya koy ya da s... ol git!!!“

 

Bunun üzerine, şu anda adını hatırlayamadığım Diyarbakır Sanat Okulu’nda öğrenci olup Erganili olan bu kişi ile yine aynı okulda öğrenci Madenli bir arakadaşı, neye uğradıklarını şaşırmış, perişan bir halde kalkıp salonu terk ettiler. Bir arkadaşın uyarısı üzerine DDKO yöneticileri, bu iki kişiyi başka bir odaya alıp üstlerini aradılar. Birisinin üzerinden teyp çıktı. Ancak Yönetim Kurulu, “polis, dernek üzerindeki baskıyı arttırır” diye teyp ile bandı bile alıkoymadan bu iki kişiyi serbest bırakmıştı. Bu bant, kısa bir süre sonra iktidara el koyan 12 Mart Cuntası’nın mahkemelerince, Edip Ağabey ve DDKO aleyhinde kanıt olarak kullanılmıştı.

                       

                                     ***

 

12 Mart Cuntası iktidara elkoymuştu. Kürdistan’daki "solcular" ve "Kürtçüler" Diyarbakır-Seyrantepe yolunun sol tarafındaki askeri bölgede, önceden kışla olarak kullanılan ve baraka türü yapılardan oluşan bir tesiste hapsediliyorlardı. Hapishane’de biri "gözaltı" diğeri "tutuklular koğuşu" olmak üzere iki büyük koğuş vardı. Her koğuşta yüzellinin üzerinde insan yatıyordu. Sayımız günbegün artıyordu. Bir gece yarısı, gözaltı koğuşuna sayıları 10-15 kişi olan bir grup getirdiler. Grubun çoğu yara-bere içindeydi ve ayakta duramayacak haldeydi. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıldığı için koğuşta bir şaşkınlık ve telaş yaşandı. Kısa süre içinde durum anlaşılıp açıklandı: Grup Kızıltepe’den getirilmiş ve günlerce ağır işkenceye tabi tutulmuştu. Edip Ağabey, bu grupla herkesle ilgilendiğinden çok daha fazla ilgileniyordu. Özellikle grubun en yaşlısı olup aynı zamanda işkence nedeniyle sağlık durumu da en ağır olan Berber Xelef’in yatağının başında oturur, bakımını yapar, hizmetini görür, onunla saatlerce sohbet ederdi.

 

Süre içinde günlük yaşam ve ihtiyaçlarımızın gerektirdiği bazı alanlardan başlayarak yavaş yavaş bazı düzenlemeler yapıyorduk. Hapishane yönetimi nezdinde biz mahkumları temsil eden Başkanlık Divanı oluşmuştu; başkanlığını Edip Ağabey yapıyordu. Başkanlık Divanı, günlük yaşamımızın düzenli ve verimliliği için birçok alt komiteler kuruyor, düzenlemeler yapıyordu. Eğitim, kültür ve spor faaliyetlerimiz hayli ilerlemişti.  “Başkanlık Divanı”, özellikle Edip Ağabey’in çaba ve becerileri sayesinde gerek mahkumlar ve gerekse de askeri yetkililer nezdinde tartışılmaz bir otoriteye sahip olmuştu. Öyle ki, hapishanenin askeri yetkilileri, yeni gelen mahkuma: "Sakın divanı atlayarak bir iş yapmaya kalkma, yoksa kendine de bize de problem çıkarırsın", anlamında tenbihte bulunurlardı. Batmanlı Mela Beşir, bu tenbihe kulak asmamış ve Edip Ağabey’in deyimiyle “başı taşa çarpmıştı”.

 

Lice Ortaokulu öğretmeni Turan Hoca yönetimindeki tiyatro grubunun, bazı akşamlar Tutuklular Koğuşu’nda sahnelediği ve daha çok Cuntayla ilgili siyasal yergilerden oluşan skeç ve oyunlar, bütün mahkumlar tarafından zevkle izleniyordu. Yine bir akşam, bir deli ile bir doktor arasındaki diyalogdan oluşan bir oyun sahneleniyordu. Gözaltı Koğuşu’nun hemen hemen tümü bu oyunu izlemek üzere Tutuklular Koğuşu’na gelmişti. Karartılmış koğuşun orta yerindeki portatif sahnede doktorla delinin anlamlı diyalogu sürerken yükselen kahkaha tufanına bir ara komutvari diğer bir ses de katılmıştı. Bazılarımız bunu da oynanmakta olan oyunun bir bölümü sanmıştık ki, Gözaltı Koğuşu’ndan gelenlerin derhal koğuşlarına geri dönmeleri gerektiği ile ilgili komut daha sert bir eda ile tekrarlandı. Komut veren çavuş, koğuş kapısının hemen girişinde duruyordu. Oyun devam ediyordu, ancak herkes komutun geldiği tarafa yöneltmişti bakışını. Koğuş girişinin hemen sol başındaki ranzanın üst katında Edip Ağabey, üstündeki mayosuyla tıpkı bir heykel gibi duruyordu. Asker, komutunu üçüncü defa tekrarlayınca, Edip Ağabey, çevik bir hareketle ranzadan aşağı atlayarak, ranzanın hemen yanıbaşında duran askerin elinden tutup “ bir dakika gelir misin?” ricasıyla onu sahneye doğru çekmişti. Asker, belli bir tereddüt geçirmekle beraber direnmemişti. Belki o da herkes gibi Edip Ağabey’in ne yapacağını merak etmişti. Derken koğuşta bir kahkaha tufanı daha koptu. Zira Edip Ağabey, askeri, “bunun da durumu iyi değil, tedavi edilmesi lazım” diyerek sahnedeki doktora teslim etmek istemişti.

 

“Başkanlik Divanı”nın her geçen gün daha bir artan otoritesi ve organizesi sayesinde hapis yaşamımız giderek daha kolaylaşıyor ve verimli oluyordu.

 

“Kızıltepe Gurubu”, hemen hemen sağlığına kavuşmuş, yaraları iyileşmişti. Edip Ağabey, zaman zaman Berber Xelef’in koluna girerek onunla bahçede kısa turlar atmaya başlamıştı. Xelef, T-KDP’liydi ve Edip Ağabeyile Kızıltepe’den tanışıyorlardı. Kendisi, orta yaşlı, kısaboylu, hafif tıknaz, oldukça mütevazı ve sevimli biriydi. Çok işkence görmesine rağmen hiç konuşmadığı, polisin özel ısrarlarına rağmen parti yaşamı ile ilgili hiç bilgi vermediği söyleniyordu.

 

Bir gün, öğlene doğru, Edip Ağabey Gözaltı Koğuşu’na geldi ve herkesin içeri çağırılmasını istedi. Çok kızgın olduğu her halinden beliydi. Herkes içeri geldikten sonra Edip Ağabey, her zamankinden çok daha sert bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Polis, bütün işkencelere rağmen konuşturamadığı ‘Kızıltepe Gurubu’nu tekrar işkenceye götürmek üzere gelmiş, Nizamiye’de bekliyor. Hapishane yönetimi, grubun Nizamiye’ye götürülüp teslim edilmesi için haber yollamış. Eğer bu yol açılırsa, burada kimsenin can güvenliği kalmaz. Bu nedenle canımız pahasına olsa bile bu grubu polise teslim etmemeli, bu kararımızı hep birlikte Nizamiye’ye giderek Yüzbaşı’ya bildirmeliyiz.” Konuşmasını bitiren Edip Ağabey, Xelef’i bir battaniyeye sardı ve bir sedye gibi taşınması için kendisi de battaniyenin bir köşesinden tutarak önümüze düştü. Tutuklular Koğuşu da eyleme hazırdı. Hep beraber Nizamiye’ye doğru yürüdük, Nizamiye’ye yaklaştığımızda eylemimizi ifade eden sloganlar atmaya başladık. Hapishane komutanı olan Yüzbaşı, “Nizamiye” olarak adlandırılan çadırda, serinlenmek için pantolonunun paçalarını sıvamış, çıplak ayaklarını da soğuk suyla dolu plastik bir kaba koymuştu. Attığımız sloganlar üzerine sıvanmış paçaları ve çıplak ayakkabılarıyla dışarı fırladı. Gördüğü manzara karşısında zaten donup kalmıştı ki, battaniyeye sarılı Xelef, bir ceset gibi adeta önüne fırlatıldı ve Edip Ağabey, gür ve kararlı sesiyle “Xelef yürüyemez, ancak uçabilir; uç Xelef uç!” diyerek nutkuna başladı. Yüzbaşı neye uğradığını şaşırmıştı, Edip Ağabeye adeta yalvarıyordu: “Bütün şartlarınızı kabul ediyorum; yeter ki koğuşlarınıza dönün” diyordu. Yerde yatan Xelef’i alıp geri döndük, daha yarı yolda iken Xelef ayaktaydı, uçmak Xelef’e kar kalmıştı. O olaydan sonra Xelef’e, görüldüğü yerde, “Uç Xelef uç!” deniliyordu.

 

                                       ***

 

1974 veya 1975 yılıydı. Af sonrasında herkes dışardaydı. Edip Ağabey de Güney Kürdistan’dan dönmüştü (Tutuksuz yargılanırken Güney Kürdistan’a yerleşmişti). Başında bir Tito beresi ile dolaşıyordu. Bere, gür bıyıkları ve irikıyım vucuduyla kendisine çok yakışmıştı; hem azametini arttırıyor hem de mücadeleciliğinin, cesaretinin bir sembolü gibi başında duruyordu. 12 Mart döneminde, Kürdistan’da siyasal nedenlerle hapishaneye giren herkes Edip Ağabeyi tanıyordu veya adını duymuştu. Hapislik hatıraları, Divan Başkanı’nın uygulama ve kuralları, mahkemelerdeki savunmaları, tutum ve davranışları dilden dile dolaşıyordu. Hemen hemen her akşam belli saatte, Tekkapı’nın hemen dışındaki TÖB-DER Lokali’nin ordan geçer, biraz ötedeki evine giderdi. Havanın çok güneşli ve güzel olduğu bir bahar günüydü. Mesai sonrasında TÖB-DER oldukça kalabalıktı ve çoğunluk Bahçe’de oturuyorduk. Tam o arada, her zamanki azametli yürüyüşüyle Edip Ağabey geçiyordu. Onu bir çay içmek ve biraz sohbet etmek için davet ettik. Önce biraz isteksiz davrandı, ısrarımız üzerine, sportmenliğini gösterircesine, aradaki çeperin üzerinden atlayarak bahçeye girdi. Edip Ağabey’in geldiğini gören herkes sohbeti keserek, kağıt oynayanlar oyunlarını bırakarak masamıza üşüştüler. Oturduğumuz yer dar geldi, ayrıca yoldan geçenlerin dikkatini çekmeyelim diye yer değiştirerek bahçenin Lokal ile Beden arasındaki bölümüne geçtik. Edip Ağabey, sandalye yerine çimenlik üzerine oturdu, çoğunluk ta aynı şeyi yaptı. Kalabalık, sözbirliği etmişçesine Başkanlık Divanı ile ilgili hatıralarını anlatması için ricada bulundu. Edip Ağabey kendine özgü şivesi ağır ve fakat nükteli anlatımı ile Başkanlık Divanı günlerini anlatmaya başladı. Görüşme esnasında Türkçe bilmeyen annesiyle Kürtçe konuşurken, kendisine Türkçe konuş! diyen Generale nasıl küfretmişti, Xelef’i polise teslim etmek isteyen Yüzbaşı, direnmeleri üzerine kendisine nasıl yalvarmıştı... Mahkemede, mahkeme heyetini nasıl piçlikle suçlamıştı... Sohbet derinleşerek devam ediyordu. Dinleyicilerin bir kesimi, anlatılanları bizzat yaşamıştı, büyük çoğunluk da bu anlatılanları başkalarından belki defalarca dinlemişti. Ama bizzat kahramanının ağzından dinlemenin zevki bir başkaydı, hepimiz aynı günleri bir daha yaşıyor gibiydik. Herkes can kulağı ile dinliyor, sık sık yükselen kahkahalar, Edip Ağabey konuşmaya başlar başlamaz bıçakla kesilir gibi kesiliyordu. Ancak başından beri bu ahengi bozan biri vardı: Edip Ağabeyin hemen yanıbaşında yere oturmuş, 25 yaşlarında, düzgün kiyafetli birisiydi bu. Anlatımın en heyecanlı yerinde, tipik şivesi ve kendine has mimikleriyle Edip Ağabey’e yönelerek, “yox yaw heqqeet?” sorusuyla pişmiş aşa su katıyordu. Diyarbakır’da bu kavram, belli bir eda ve öylesi mimiklerle birlikte söylendiğinde, söylenenlerin palavra olduğunu ima etmek veya söylenenlerle dalga geçmek anlamındadır. Diyarbakır’ın “qırıx takımı”nın ifadelerini bilen Edip Ağabey’in, bu sorudan çok rahatsız olacağını ve bunu kendine özgü tutum ve davranışlarla muhattaba anlatmaya çalışacağını, olmazsa patlayacağını bilirlerdi.  Edip Ağabey, ilk birkaç müdahalede, duraklayarak bu şahsı anlamlı anlamlı süzmüş, bu tatsız müdahaleyi böylesi nazik bir davranışla engellemeye çalışmış, tekrarlanan soruyu bir müddet duymamazlıktan gelmişti. Edip Ağabeyi tanıyanlarda tedirginlik artıyordu. Ancak adam, durumu kavramıyor, dur durak bilmiyordu. “Yox yaw Heqqeet?” sorusunun, bu güzel sohbeti bitireceği, hatta belki tatsız bir olaya neden olacağı belli olmuştu. Derken Edip Ağabey ilk tepkisini diplomatik bir soruyla gösterdi. Adamın o mahut sorusuna, sert bir ses tonuyla “kimsin sen yahu?” türünden imalı bir soru yöneltti. Adam çok vurdumduymaz veya pişkindi, adını ve mesleğini söyledi. Sohbetin havası bozulmuş, heyecan ve zevkinin anlam ve konusu değişmişti. Adam anılan sorusuyla müdahalelerine devam ediyordu. Çoğumuz artık Edip Ağabey’in ne söylediği, söyleyeceğiyle değil ne yapacağıyla ilgiliydik, onun merakı içindeydik. Derken yine sorulan o melun sorunun ardından Edip Ağabey patladı: Eliyle adamın çenesini dürterek “Kim bu deli yahu? Tanıyanınız var mı?” diye sordu. Kalabalıktan biri, “Abi ben tanıyorum, bizim Erganilidir” dedi. Edip Ağabey, herkesi kahkaya boğan belirlemesini anında yaptı ve “yahu vallahi Erganili olduğunu bilseydim, kusuruna bakmazdım!” diyerek gönlünü almak için adamı okşadı. Böylece kalabalığa, “tüm Erganililerin deli olduğunu” ima eden yöresel fıkra da anlatılmıştı. Sohbet, zaman zaman yükselen kahkahalarla devam ediyordu, ama artık çoğumuz, Edip Ağbey’in söylediklerinden çok, o adamın bütün olanlardan sonra hala aksatmadan sorduğu soruya gülüyorduk.

 

                                    ***

 

Edip Ağabey aktif bir eylemciydi, “ihtiyar delikanlı” veya “ihtiyar militan” kavramları sanki Onun için türetilmişti. Düşüncelerini dobra dobra söyler; söylediklerini, imkanları ölçüsünde adım adım gerçekleştirmeye çalışırdı. “İnsanın, belli dönemlerde olanaklarını çok aşan işleri önüne koyması, bunları yapacağım demesi, önce sekterliği ve sonra da pasifizmi beraberinde getirir” diyordu. Gerçekleşmesi o koşullarda olanaksız olan işlerden, projelerden bahseden insanları fazlaca sevmez, dinlemez, onları “lafazancılık yapmakla” nitelendirirdi. Bu konuyla ilgili olarak yayınlanmış bir kaç yazısını da okumuştum. Bu yazılardan bir tanesi, “Sekterizm Pasifizme Götürür” başlığıyla Yeni Ortam gazetesinde yayınlanmıştı. Benzer durumlarla karşılaştığında sıkça anlattığı ve kendi başından geçen bir olay vardı. 1962 yılında İstanbul’da, Dicle-Fırat adında bir aylık gazete yayınlamışlardı. Kendisi, gazetenin sahipliğini yaparken Diyarbakırlı genç bir Avukat da  yazı işleri müdürlüğünü yapıyormuş. Her Kürt yayıncısı gibi, önce mahkemelere düşmüş, sonra da anılan avukatla beraber cezalandırılarak hapishaneye atılmışlardı. Gazete de mahkeme kararıyla kapatılmıştı. Edip Ağabey, içerde, yeni bir gazete ile ilgili projelerden bahsederken genç avukatın konuyu hep geçiştiren ilgisizliğini kendince zaten değerlendirmiş, avukatın bir daha bu tür işlere girmeyeceğini anlamıştı. Anlamasına anlamıştı ama, cezalarını çekip serbest bırakıldıktan bir müddet sonra, konuyla ilgili yeni bir projeye başlarken, kural ve vefa gereği, anılan avukata teklif götürmemek de hoş olmazdı. Edip Ağabey, avukatı yazıhanesinde ziyaret ederek yeni projesini anlatmaya başlamış; eski imkan ve çevrelerinin daha da daraldığını, bu nedenle aylık yerine hiç olmazsa iki veya üç aylık bir periyodla yeni bir gazete yayınlamayı düşündüğünü, böyle bir projede yer alıp alamıyacağını sormuş. Avukat, sol gösterip sağ vuran ilginç bir cevap vermiş: “Günlük gazeteden aşağısı olmaz!”... Edip Ağabey, bu olayı anlatırken, “Bizim .....’cuk sekterizm yaparak zevahiri kurtardı” diye belirtirdi.

 

Haziran 1997,  Stockholm

 

                                                                                          

 © COPYRIGHT 2004 Enwer Karahan