Başkanlık Divanına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

     

                                                                                                           

Edip Abi

Ruşen ARSLAN

 

Edip Abi öleli yirmibeş yıl olmuş. Yani çeyrek asır. İnanasım gelmedi. Benim de içinde olduğum ve kısa sürede ulaşılabilen onlarca kendisini seven sayan insanın, Edip Karahan’ın 25. ölüm yıldönümü anısı için verdikleri ilânda da öyle yazıyor. 

 

Ölümünü öğrendiğim anı hiç unutamam. Sanki içimdeki bir damar kopmuştu. Yaşamım boyunca üç defa bu duyguyu tatmıştım.  İlkini Edip Abi’den bir yıl önce ölen dayımın ölümünü öğrendiğimde yaşamıştım. Edip Abi ikincisiydi. Üçüncüsü ise Şakir Elçi’nin ölümündeydi. Derin acı veren ölümler, yeni olmuş gibi geliyor insana. Onun için de Edip Abi’nin ölümünden bu yana yirmibeş yıl geçmiş olmasına şaşırdım.

 

Edip Abi’yi ilk nerede gördüğümü hatırlamıyorum. Bizim kuşağın üzerinde öylesine derin izler bırakmıştı ki, sanki onu ta çocukluğumdan beri tanıyordum. O’nu görmeden bile tanımak olasıydı.  Çünkü hakkında  çok ve enterasan şeyler anlatılırdı. Ama O’nunla yakın dostluk va arkadaşlığım 12 Mart Askeri  Müdahalesi döneminde olmuştu.

 

Edip Abi, Kürdistan’ın yetiştirdiği en enteresan yurtseverlerinden  biriydi. O’nu enteresan yapan özelliklerinin başında, olaylara tepkisinin sıradışı olmasıydı. TİP’te Eminönü ilçe başkanı iken, partide nöbetçi olan genç, kız arkadaşını parti binasına getirmiş. Edip Abi geldiğinde onları sevişirken buluyor. Binanın anahtarını genç üyeden alarak kapıyı üstlerine kitleyip gidiyor. Gençlerin  içinde olduğu parti binası   yirmidört saat kapalı kalıyor. Edip Abi onları ödüllendirmiş miydi yoksa cezalandırmıştı? Bunu ancak kendisi bilebilirdi..

 

Edip Abi, yurtseverlik mücadelesini onuruyla yürütürken, aynı zamanda epeyce de yoksulluk çekiyordu. Yayınladığı „Kuzey Irak’taki Ulasal Mücadele ve O’nun Başkomutanı general Mustafa Barzani“ adlı bildiriye, matbaa masraflarını karşılamak için 15 kuruş fiyat koymuştu. Herhalde dünyda yayınladığı bildiriye fiyat koyan ilk adamdı.

 

O zamanlar Kürtlerin elinde yayın olanakları yok denecek kadar azdı. Edip Abi, bu bildirisiyle Güney Kürdistan’daki ulusal kurtuluş mücadelesini kamuoyuna tanıtmak isitiyordu.

 

Edip Abi son derece cesur bir insandı. Korkunun yanına uğramadığı nadir insanlardan biriydi. Aralarında Yılmaz Çamlıbel’in de bulunduğu dört kişi, Muş’tan Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Cezaevi’ne ziyarete gitmiştik. Çarşıdan bir şeyler alıp İstihkâm Taburu’nun yerindeki cezaevine gittik. İçerdeki arkadaşlar görüş boykotu yapmışlardı. Sabah görüşemedik. Öğleden sonra bir daha gittik. Boykot bitmişti ve görüş başlamıştı. Görüşler bahçede tel örgülerin iki tarafında yapılırdı.

 

Biz nizamiyede sıramızı bekliyorduk. O günkü olay ve boykot nedeniyle olacak,  7. Kolordu Kurmay Başkan’ı teftişe gelmişti. Tutuklu ve ziyaretçilerinin Kürtçe konuştuğunu görünce; cezaevi müdürüne „bunları Türkçüden başka dille konuşturmayın“ diye emir verdi. Bu sırada Edip Abi hanımıyla görüşüyordu. Birden Kurmay Başkanı generale döndü ve o gür sesiyle „Efendiiiii, bu insanların bu dili serbestçe konuşabilmek için burada yattıklarını bilmiyor musun?“ diye bağırdı. Biz endişe içinde olacakları bekliyorduk. General hiç bir şey demeden görüş yerini terk etti ve nizamiyeye yürüdü.

 

Edip Abi „Divan Başkanı“ydı. Bu deyim kendisinindi. Aslında cezaevindeki tutukluların temsilcisiydi. Bu göreve kendi kendisini atamıştı. O kadar bu görevin hakkını verdi ki, itirazsız  herkes kabullenmişti. General’e karşı öyle bağırırken, yurtsever Edip Karahan’ın tepkisi yanında, Divan Başkanı olarak da görevini yerine getiriyordu.

 

Başkanlık Divan’ının ilk günleriydi. Bende Edip Abiyle birlikte hapisteydim. Kendisine şaka yollu sordum:

 

- Abi, sen başkanlık divanı diyorsun, ama senden başka kimse yok ki divan olsun?

 

Edip Abi’nin cevabı her zamanki gibi kendisine hastı.

 

- Bu göreve ben kendimi atadım. Demokratik görünsün diye „Başkanlık divanı“ diyorum.

 

Edip Abi hem  zeki ve hem de çok hazırcevaptı. Bunun en ince örneklerini Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesindeki yargılamalar sırasında sergilemişti. 12 Mart’ta ikimiz de 2. DDKO davasından yargılanıyorduk. O ayrıca Kürdistan Demokrat Partisi davasından da yargılanıyordu. Mahkemedeki oturuş sırasına göre birinci sanık Mehdi Zana, ikincisi ben ve üçüncüsü ise Edip Abi’ydi. En ön sırada otururduk. Mahkeme salonu küçük, hâkim ve savcılarla aramızdaki mesafe iki metre kadardı. Öyle ki hakimlerin kendi aralarındaki müzakereleri bile duyduğumuz olurdu.

 

Edip Abi, 1.90’dan aşağı olmayan boyu, iri gövdesi, büyük gözleri ve kalın kaşlarıyla heybetli bir görünüme sahipti.  Bakışları sertti. Mahkeme Savcısı Albay Hayrettin Uğrasız, Edip Abi’nin özel olarak ona sert sert baktığı sanmış olacak ki, Mehdi Zana’ya, "Edip Karahan niye bana öyle ters ters bakıyor“ diye sordu. Mehdi eliyle kendi boğazında boğma işareti yaparak, savcının sorusunu; „Edip Karahan seni boğacağını söylüyor“ diye muzipçe cevaplandırmıştı.

 

Edip Abi yargılama sırasında yapılan yanlışlara, haksızlıklara; kendisiyle ilgili olsun olmasın, anında müdahale ederdi. Bizim davadan yargılanan Abdurahman Demir’in sorgusu yapılırken; Duruşma Hâkimi Hamdi Sevinç nüfus kaydını okuduktan sonra sordu:

- Senin nüfusa kayıtlı olduğun köy Zîlan’ın anlamı nedir?

 

Hamdi Sevinç’in aklında Zîlan Deresi kalmış olmalı ki bu soruyu sordu. Edip Abi hemen atılıp:

 

- Kürtçe’de filiz, sürgün demektir.

 

Hamdi Sevinç:

 

- Mütalaa istemiyorum Edip Karahan!

 

Edip Abi :

 

- Verdim bile...

 

Rahmetli Melle Abdullah Beyik de bizimle yargılananlar arasındaydı. İfadesini hep Kürtçe verirdi. O’nun için tercüman getirtmişlerdi. Bir keresinde tercüman yanlış tercüme edince, Edip Abi müdahale etmiş ve doğrusunu söylemişti.  Duruşma Hâkimi Albay Hamdi Sevinç:

 

- Edip Karahan, sen O’nun avukatı mısın?

 

Edip Abi:

 

- Evet avukatıyım.

 

Hamdi Sevinç:

 

- Öyleyse vekâletnameni göster?

 

Edip Abi:

 

- Aramızda toplumsal vekâletname var.

 

Sıkıyönetim Mahkemesi’nin ve özellikle Duruşma  Hâkimi Hamdi Sevinç’in biz yargılanan Kürtlere olan peşin hükümlü ve düşmanca tavrı, birçoğumuz tarafından şiddetle eleştirilmiş , hâkimlerin ve mahkemenin reddine konu olmuştu. Edip Abi de savunmasında buna değinmişti. Hamdi Sevinç için; „...hayatımda böylesine bir karakol komiseri görmediğimi iddia etsem abartmamış olacağım...“ diye belirlemede bulunmuştu. Duruşma sonrası Edip Abi’ye takılmıştım:

 

- Sırf bu savunmandan dolayı mahkemeye hakaretten ağır ceza verirler. Adamı benzetecek başka bir şey bulamadın mı?

 

Edip Abi ters ters suratıma bakmış, her zamanki gibi keskin hazırcevaplığıyla ağzımın payını vermişti.

 

- Ben de seni iyi bir avukat bellemiştim. Bir devlet memurunu diğer bir devlet memuruyla karşılaştırmak neden suç olsun ki?

 

Dava artık karar  aşamasına gelmişti. Bize son sözlerimiz soruluyordu. Davamız 1. DDKO davası ile birleştirildiğinden, kalabalık bir sanık yekûnu oluşturmuştuk. Edip Abi’yle yine yan yana oturuyorduk. Bizden önce son sözlerini söyleyen arkadaşlardan bazılarının söyledikleri, Edip Abi’yi coşturmuştu. Benden kalem istedi ve cebinden çıkardığı sigara paketinin arkasına bir şeyler not etti.

 

Son söz sırası Edip Abi’ye gelmişti. Kendinden emin bir şekilde tane tane konuşmaya başladı:

 

12.   Ben sosyalist dünya görüşüne sahip bir insanım.. Sosyalistler anti emperyalist olurlar. Anti emperyalist olanların milli duyguları yüksek olur.. Bizler halkımızın milli haklarını elde etme mücadelesi veriyoruz. Gel gör ki, Kurtuluş savaşı sırasında analarını, bacılarını İstanbul’da, İzmir Kordonboyu’nda emperyalist devletlerin subaylarına peşkeş çekenler, bugün bizleri milli duyguları zayıflatmakla itham ediyor ve yargılıyor...

 

Hamdi Sevinç:

 

- Kimmiş onlar?

 

Parmağıyla Hamdi Sevinç’i işaret eden Edip Abi:

 

- Onlar kendilerini bilir.. Tarih te bilir..

 

Mahkeme son sözlerimizi aldığında, Edip Abi tutuksuz yargılanıyordu. Mahkeme son sözleri aldıktan bir kaç oturum sonra son kararını verdi. Bu arada Edip Abi, Güney Kürdistan’a gidip ulusal harekete katılma kararına varmıştı. Kararını açtığı bir kaç arkadaştan biri de bendim. Hepimiz kararı olumlu bulmuştuk. 1975 teki yenilgiden sonra dönmüştü. Ne yazık ki, dönüşünden sonra çok geçmeden, bir kalp krizi O’nu aramızdan aldı.

 

Ölümünü yirmibeşinci yılında kendi kendime sormadan edemedim. Edip Abi bende bu derece sevgi ve saygıyı neden uyandırmıştı? O’nun örnek alınacak kararlı , mücadeleci, yiğit, dost yanlarını bir kısmını ya da hepsini bir çok insanda görmek mümkündü. Ama O’nun  ayrı bir özelliği de vardı.  O, mizah karakteri yüksek bir halkın, Niyazi Usta ve Musa Anter’le birlikte ince mizahın  entelektüel ve politik temeldeki üç temsilcisinden biriydi. O’nun bu özelliği, yukarıda sıraladığım özellikleriyle birleşince, benim sorumun cevabı da  ortaya çıkmış oluyor..

 

Kürdistan’ın bu yiğit evlâdı, ne benim sizlerle paylaşmak istediğim anekdotlara, ne de bir kitaba   sığabilir. O’nu yeni kuşaklara bütün yönleriyle taşıma, hatırasını canlı tutma, Kürt ulusal mücadelesinin önünde bir görev olarak duruyor. Çünkü O, yeri  doldurulamayacak ulusal değerlerimizden biridir. Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum..

 

 

 

                                

 

 

   © COPYRIGHT 2004 Enwer Karahan