Başkanlık Divanına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

 

 

 

 

 

"Yanılıyorsunuz General"

 

  Mehdi Zana

 

 

Bana "Edip ağabey hakkında bildiklerini yazar mısın?" dediklerinde, onlara teşekkür ederek bu teşebbüse çok sevinmiştim. Ama gel gör ki, Diyarbakır’da Dükkan yaşantımızla birlikte zaman zaman evlerimizdeki sohbetler, yemek saatleri, mitingler, cezaevleri, kısacası değişik mekanlarda uzun süreli beraberliklerimiz olmuş bu değerli yurtsever Ağabeyimizi nasıl anlatabilirim diye bayağı zorlandım. Birçokların şahit olduğu bazı olayları yorumsuz sunarak onu, yapısını ve hizmetlerini okuyucuların takdirine bırakmayı daha uygun buldum.

Edip Ağabeyi daha önceleri duymuştum, ama ilk tanışmamız 1967 yılında Diyarbakır’da yapılan Doğu Mitingi’nde oldu. Edip ağabey sözkonusu mitingte heyecanlı bir konuşma yaptı. Konuşmasını daha çok zamanın cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ı sert bir dille eleştirerek bitirmişti. O sıralar Cevdet Sunay Muş ve Bingöl’deki gezileri sırasında yaptığı konuşmalarda Kürd halkına saldırılarda bulunmuştu. Edip ağabey de o günkü konuşmasının başında, "Merhaba Kürd kardeşlerim! Geçenlerde bir vurdum duymaz herif gelmiş Bingöl ve Muş’ta bazı konuşmalar yapmış" diyerek, konuşmasını sürdürmüştü. O konuşması kitleyi hayli coşturmuştu. Mitingten hemen sonra polisler tarafından alınıp emniyete götürüldü. Sorgudan sonra da cezaevine gönderildi. Bununla ilgili olarak bir yıl ceza aldı. Diyarbakır Cezaevi’nde yatarken sık sık ziyaretine gider sohbet ederdik.

1970’te Silvan’dan Diyarbakır’a taşındım. AR- pasajında, Niyazi usta ile birlikte açmış olduğumuz dükkanımızın müdavimlerindendi. Hergün bindiği bisikletini dükkanımızın yanına bırakır ve bizimle koyu bir sohbete başlardı. Özellikle Niyazi usta ile çok iyi anlaşıyorlardı. İkisinin de ortak yanı konuşurlarken açık olmalarıydı. Niyazi usta kızarak mimikleriylen eleştirirdi. Edip ağabey "ne yahuu, halla halla" der hafif dokunaklı nükteleriyle lafını dokundururdu.

1970 yılında Diyarbakır’da kurulan, DDKO kuruluşunda, Edip abi de yer aldı. Zaman zaman konferans verir ve bununla gençlere birşeyler aşılamaya çalışırdı. Ara sıra düşüncelerini tek başına bildiri dağıtarak yansıtmaya çalışırdı. Bu yola baş vurması, mevcut gazetelerin onun yazılarını cesaret edip yayınlıyamadıklarından kaynaklanıyordu.

Nitekim bir seferinde Renk matbaası bildirisini ikinci sefer basamadığından -mazeret gerekçesini bilemiyorum, çünkü o sıralar bütün ilerici yurtseverlerin işleri vesaire şeyler orda basılıyor, orası sahip çıkıyordu- Edip abi suratı asık bir vaziyette dükana girdi "Halla halla, yahu bu seferde sosyalizmin komiserleri başımıza bela oldu. Baksanıza bildirimizi basamıyoruz" diyerek hem vuruş yapıyor hemde isim vermeden kişileri eleştiriyordu. Çok geçmeden 12 mart muhtırasıyle hepimiz yakalanarak cezaevine girdik. Edip abinin yaş konumu ve cezaevi deneyiminden ötürü, onu aramızda sorumlu seçtik. Taviz vermeden acemilikleri hesaba katarak bizler ve cezaevi idaresi arasında iyi diyalog sağlamaya çalışıyordu. Bazen de kendisine yönelik olur olmaz eleştirileri görmemezlikten gelirdi. Bütün solcu devrimcilerin ve yurtseverlerin bulunduğu bir yeri idare etmenin ne kadar güç olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Uygun bulduğu 7-8- Arkadaşı yanına alıp, bakanlık tevzi ederek kabinesini kurdu. Bunlar iç işleri, spor, temizlik, kantin ve Basınişleri bakanlıkları idi. İki yardımcısını da seçerek böylece kabinesini tamamlamıştı.

Hiç unutmam, bir gün yanımıza gelen bir subay durup dururken "Bana niye öyle acayip acayip bakıyorsunuz?" diye sordu. Edip abi de kendisine, kendisini küçümseme gibi bir sorunumuzun olmadığını anlatmaya çalıştı. Subay çekip gideceği yerde kompleksini sürdürmüştü. Aslında kendisini küçümseyen yoktu. Kendi kendine bir aşağılık kompleksini yaşıyordu. Bizleri bir süre uğraştırdıktan sonra çekip gitti.

Dışarda olduğu gibi içerde de ilginç olaylar yaşanıyordu. Yaşadıklarımız bazen de gülmelere, neşelenmelere, coşmalara neden olurken bazen de duygulanmalara, hüzünlere, iç çekişlere yol açıyordu. Görmesini, gözlemlerde bulunabilmesini bilenler için her yerin kendine göre bir çekiciliği vardı.

O arada Mardin Kızıltepe’den beş kişi getirilmişti. Onlara öylesine işkence yapılmştı ki, adamlarda sağlam bir yer bırakılmamıştı. İçlerinden birinin kaburgalarını kırmışlardı. Birkaç kişinin yardımı olmadan tuvalet ihtiyacını dahi karşılayamayan bu arkadaşın ismi Halef idi. Bir gün Halef’i bu halde duruşmaya çağırdılar. Yürüyecek durumda olmadığından arkadaşlarımız koluna girip arabaya bindirmek istediler. Ama görevli bir subay arkadaşlarımızın önünü keserek "Ne var? Ne oluyor? Kendi yürüyemiyor mu? Bırakın kendi yürüsün!" dedi. Bunun üzerine Edip abi arkadaşın yürüyecek durumda olmadığını söyledi. Subay dinlemiyerek, "Bırakın diyorum, bırakın kendi yürümek zorunda, itiraz istemiyorum" bunun üzerine Edip abi "Beyefendi anlamıyor musunuz? Adamın kaburgaları kırık, yürüyecek durumda değil, işkence görmüş. Lütfen anlayış gösterin, bırakın arkadaşımıza arabaya kadar destek olalım" dedi.

Subay kimseyi dinlemiyordu. "Hayır efendim kalkacak, kalkmalı! Kimsenin destek olmasını istemiyorum. Bu konuda daha fazla ısrar istemiyorum." Edip abê subaydaki bu anlayışsızlık üzerine iyice sinirlenmiş bağırmaya başlamıştı. "Hadi Halef, uç! Bak subay senin uçmanı istiyor. Halef hadi uç! Aslan Halef, uç gözüm, hadi uç uçsana ulan! Kanatlansana uç ulan uç!" Ortalığın bir anda gerginleşmesi üzerine, subay geri adım atmak zorunda kalmış arkadaşımızın koluna girilip arabaya bindirilmesine müdahale edememişti.

Yine bir gün, iki subay içeri girerek kürtçe konuşmanın yasak olduğunu konuşanlara cezayı müeyyideler uygulanacağını söyledi. Ama bu sözler de havada kalmıştı. Sonunda kendilerini dinlemediğimiz ve bu gibi saçma sapan kuruntularına uymadığımız için oradan alınarak istihkam taburunun bulunduğu yere yerleştirildik.

Kürtçeye duyulan alerji her zaman karşılaştığımız bir sorundu. Dilimizden rahatsızlık duyulması, bizleri rahatsız ediyordu. Bir gün bir tuğgeneral yanımıza gelerek "Bundan böyle Kürtçe konuşmak yasak! Hepiniz Türkçe konuşacaksınız! Bilmiyen de öğrenecek!" dedi. O gün de görüş günüydü ve bunları ziyaret yerinde görüşçülerimizin yanında söylemişti. Biz hiç sesimizi çıkarmıyarak konuşmalarımıza devam etmiştik. İçimizden bir tek Edip abi müdahele etti; "Biz Kürtçe konuşmak istiyoruz ve konuşacağız! Kürtçe bizim dilimiz, dilimizle konuşmak da en doğal hakkımızdır." diyerek generali tersledi. Bu sözler generali iyice hidetlendirmişti. General "Hayır Kürtçe yasak! Türkçe konuşacaksınız, Türkçe! Burası Türkiye, bu topraklar üstünde Türkçe konuşulur. Sizler de bundan böyle Türkçe konuşacaksınız!" dedi. Edip abi generali şöyle yanıtladı: "Yanılıyorsunuz General ! Yanılıyorsunuz, hem de çok yanılıyorsunuz! Çünkü burası Türkiye değil, Kürdistan’dır. Biz Kürdüz Kürd! Dilimiz de Kürtçedir, biz Kürtçe ile büyüdük, Kürtçe ninilerle büyüttü anemiz bizi, Kürtçe türkülerle yaktık ağıtlarımızı, Kürtçe ağladık, Kürtçe güldük... Onun için ne yaparsanız yapın, Kürtçe konuşmamızı engelleyemesziniz." Edip abinin bu tavrı hepimizi heyecanlandırmıştı, onu kutlamıştık. General ise o an orada bizlere birşey yapamayacağını anladığı için tehditler savurarak çekip gitti.

Mahkemelerde duruşma esnasında, mahkeme başkanı bir tutukluya bağırdığı zaman veya başka mahkeme sürecinde başka usulsüzlükler görüldügünde, Edip abi hemen müdahelede bulunurdu. Bir gün yine mahkeme başkanı Hamdi Sevinç, yanlış ve haksız davranışlarda bulundu. Edip abi hemen yerinden kalkarak "Yahu, burası mahkeme mi yoksa dağbaşı mı? Biz Mêrg Ahmed kahvelerinde oturmuş tavla mı oynuyoruz? Anlayamadım" diyerek hakimi susturmuştu. Kimden gelirse gelsin, haksızlıklara hiçbir zaman göz yummazdı. Daha doğrusu oportünistlik nedir katiyen bilmezdi.

Bir müddet sonra tahliye oldu. Çok geçmeden Irak Kürdistanı’na gitti. O zaman Barzani liderliğindeki Kürt hareketi devam ediyordu. 1974 yılında çıkan af yasasıyla Diyarbakır’a geri döndü. Bir gün yine dükkanda oturuyorduk. Bize dönerek "Yahu, bu cenazeyi kaldırmamız lazım. Hukuk fakültesinde bir dersim var, onu bitireyim degil mi?" dedi. Biz de onaylamıştık. İstanbul’a gidinceye kadar sürekli bu cenazeyi kaldırmak lazım diyordu.

Nihayet gitti. Çok geçmeden bir gün sabahleyin dükkanda çalışırken postacı içeri girerek telgrafı bana uzattı. Açtım, Edip abi bana yazmıştı. Feyzi Paydaş’tan para alıp ona göndermem içinde İstanbul Aksaray’da bulunan otel Mola’nın adresini yazmıştı. Ben henüz o telaşta iken, yeni bir haber geldi, Edip abi vefat etmişti. Şaşkına dönmüstük. Telgrafın tarihine baktım, iki gün önce yazılmıştı. Cenaze Diyarbakır’a getirildi. Kalabalık bir konvoyla doğum yeri olan Derik Kasabasına götürüldü. Civar yerlerden duyan herkes gelmişti, çok kalabalıktı. Naaşı kendi evlerinin duvar dibinde defin edildi. Bu benim dikkatimi çekmişti. Sorduğumda Derik’te herkesin ölülerini kendi avlu ve duvarlarının dibinde sakladığını, söylediler. İlk defa rastlıyordum. Defin işleri bitti. Fatiha okundu. Yıllarını Kürt davasına veren, ailesinin varlığına ragmen, herşeyi elinin tersi ile iten, talebelik, hapis, gazete çıkarmak, tekrar cezaevi, bütün sıkıntıları göze alan- belki de parasızlığın yarattığı rahatsızlık kalbin durmasına neden olmuştu- bu dürüst yurtsever ağabeyimizi orada bırakarak hazin hazin Diyarbakır’a döndüğümüzde, Niyazi usta; "Edip abi de gitti." dediğinde üzüntüsü yüzüne yansımıştı.

 

1997, Paris

 

 GHT 2004 Enwer Karahan