Başkanlık Divanına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

 

 

 


Beraber ne güzeldik hepimiz Edip Abi...

 

 

Mahmut Baksi

 

1969 yılıydı. Toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşamın çok gergin olduğu günlerden geçiyorduk. Birçok Kürt genci gibi ben de, Istanbul’dayım.... Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, o günlerde sol içinde farklılaşmalar yaşanıyordu. Kürt gençlerinin her biri ayrı bir fraksiyonun ön saflarında kimi zaman birbirleriye çatışarak, kimi zaman da vuruşarak bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm kavgası veriyorlardı.

O günlerin en gözde solcu mekanlarından biri Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’inin tam karsışında Hasıraltı Kahvehanesiydi. Devamlıları arasında ben de vardım. Erkek erkeğe oturduğumuz diğer mekanlardan farklı bir yerdi burası. Kadınlı erkekli, masalardaki siyasi tartışmalara çoğu kez ünlü isimlerin de katıldığı, bu Fransız tipi kahvede gençliğin coşkusunda biralarımızı yudumluyorduk. Çoğunluğu ögrencilerden oluşan Hasıraltı müşterilerinin arasında; yeteri kadar muhbir, ajan ve sivil polisin de olduğunu sonradan anlayacaktık. Masalarda konuştuğumuz, tartıştığımız ya da gizli kalması koşuluyla açıkladığımız ne varsa; 12 Mart’tan sonra açılan dava iddianamelerinde eksiksiz, suç unsuru olarak karşımıza çıkarıldı...

DDKO’nın İstanbul şubesindeki arkadaşlarla bir gün Hasıraltı’nda Kürtçe tartışıyorduk. Konu tabii ki,o günlerdeki deyimiyle yine Milli mesele idi. Diğer tüm masaların sesini bastıran tartışmanın orta yerinde, Edip Ağabey çıka geldi. Koltuğunun altında yine o ünlü çantası vardı. Onunla birbirimizi tanıyorduk. Ama o güne kadar tanıştırılmamıştık. Bizlerin anaadilimizle tartıştığımızı görünce heyecanlanmış, gururlanmış ve mutlu bir şekilde masamıza koşmuştu.

Tanıştırılırken ben ayağa kalktım, omuzlarıma bastırarak, bir baba sıcaklığıyla yanıma oturdu. Masada, Kürtçe konuşulan bir ortamda düşleri gerçekleşmiş bir insan kadar mutluydu. İçtendi, güvenliydi bizlere. Ben ise çok ölçülü ve dikkatli olmaya çalışıyordum, Edip Ağabey’e karşı. Çünkü Türk Solu’ndaki anlı sanlı Kürt Devrimcilerine göre o Kürtçü, bölücü, milliyetçi ve Kürt ırkçısıydı... Bu nitelemelerle karalanmış Edip Ağabey’den; ben dahil birçok Kürt unsur, uzun bir dönem kopuk kalmıştık. Çünkü Kürtleri de kurtaracak olan Sosyalit Devrim’in önündeki en büyük engellerden biri Edip Karahan gibi Kürtçülerdi. Türk Solu’nun Kürt lidercikleri, böyle etkiliyordu bizleri....

Türkiyeli bir devrimci olmaya çalışırken, Kürt yurtseveri olarak gelişmemde en özemli etkenlerden biri onunla yaşadığmız dostluk oldu. Kimi zaman bir baba oğul, kimi zaman bir öğretmen öğrenci, kimi zaman da bir ağabey kardeş gibi yaşadık onunla. At izi ile it izini birbirine nasıl hiç karıştırmamak gerektiğini ondan öğrendim. Varlıklı bir Kürt iken, inancı uğruna bir ömür boyu yoksul yaşamayı kabullenmiş bir yurtsever ve aydın örneği oldu. Bu nedenle de,başına gelmedik kalmadı. Kürtlerin yarım aydınları ve sahte soldan çarklı lidercikler, yaşanan süreçte unutulup gittiler. Benim Edip Ağabeyim ise inanç ve görüşlerinden hiç ödün vermemişliğin onuruyla, halkının yüreğinde hala yaşıyor.

Edip Karahan’ın değeri, halkın tarihine adını altın harflerle yazdırmış olması bugün görmezlikten geliniyor. Bunu grup şeyleri ve hasta yarım aydınlarımız bilinçli olarak yapıyorlar. Anısına sahip çıkılması gereken, yurtseverlik ölçüleri örnek gösterilecek bu güzel insanın adını yaşatacak, bir cadde adı bile yok. Çünkü Ahde-vefa çok önemli ama yaşama az geçirilen bir olgu. Hele de, biz Kürtlerde....

Sen yine de, rahat uyu Edip Ağabey. Öğrencilerin çocukların oldular. Sayıları milyonları aştı. İsterdimki yaşasaydın ve görseydin. Beraber ne güzeldik hepimiz Edip Abi...

 

12.07.1997- Stockholm

 

 

 

 

 GHT 2004 Enwer Karahan