Divan Başkalığına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

                                                                                                                           


 

 

 

EMPERYALİZM NEDİR?

 

 

Sınıflı toplum meydana çıktığından beri, emperyalizm de mevcut olmuştur. Sınıf sömürüsünün dış yönünü emperyalizmin olgusu oluşturmaktadır: Tarihte beş toplum tipi görülmüştür. 1 - İlkel kömünal toplum. 2 - Köleci toplum. 3 - Feodal toplum. 4 - Kapitalist toplum. 5 - Sosyalist toplum. Bunlardan ilkel kömünal toplum ile sosyalist toplum sınıfsız toplumlar oldukları için, içte sömürü olmadığı gibi dış sömürü mekanizmasını oluşturan emperyalizm olgusu da yoktur. Geride kalan üç toplum tipi olan köleci, feodal ve kapitalist toplumlarında sınıflar mevcut olduğu için iç sömürü ve bunun dışa vuruş biçimi olan emperyalizm de vardır. Köleci toplum tiplerinin ve köleci emperyalizmlerinin örnekleri olarak şu örnekler verilebilir. Eski Pers İmparatorluğu, eski Yunan ve Roma İmparatorlukları, Cermen ve Bizans İmparatorlukları. Feodal toplum tiplerine ve bunların gelişmiş biçimleri olan feodal emperyalizmlere önrek olarak da Arap İmparatorluğu, Şarlman İmparatorluğu ve son feodal İmparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu gibi. Kapitalist toplum tipleriyle emperyalizmlerini ise herkes bilmektedir ve halen bu olgu zamanımızda cereyan etmektedir.

Bazıları sadece kapitalizmin emperyalizmi içerdiğini sanmakta ve daha önceki sınıflı toplum biçimlerinin yarattıkları emperyalizm olgularını: Fetihcilik, çapulculuk, yağmacılık ve biraz daha bilimsel olarak sömürgecilik vb. gibi terimlerle adlandırmaktadırlar. Oysa bu nevi vasıflandırmalar bilimsel olmaktan uzaktıklar. Bu gibi vasıflandırmalar en son sömürü sistemi olan kapitalist toplum felsefelerinin kendinden önce gelmiş bulunan daha az mütekamil bulunan sömürücü sistemlere karşı bir tepkisi, bir eleştirisidir. Deyim yerindeyse kapitalizm elbet kendisinden önce gelen toplum tiplerini daha az ince daha az medeni görecektir ama bu genel kural ve tanım olan emperyalizm olgusunu daha önceki toplumlar için kaldırmaya yetmez. Nitekim sosyalizm de bazen şiddetle kapitalist emperyalizmine saldırırken kapitalist toplumlardaki işçilere modern ücretli köleler, fakir köylü bahis konusu olurken de onlara yeni serfler diyebilmektedir. Bunlar daha ileri bir toplmun daha geri bir topluma karşı reaksiyonlarıdır. Sosyalizmin kapitalizmi bu şiddetli eleştirisi de kapitalizmi emperyalizm olmaktan çıkarmaz ve kapitalizmi vahşet dönemlerinin toplumu derekesine indiremez.

O halde sınıflı toplumların hepsi genel emperyalizmin kavramı altında toplanabilir. İç sömürünün derecesi bütün zaman boyunca aynı yoğunlukta olmadığı gibi bunun dışa yansıması olan emperyalizmin sömürüsü de daima aynı yoğunluk ve yeğinlikte olmaz. Buna bakarak şu veya bu toplumun dış sömürüsünün yoğunluk kazandığı dönemlerine emperyalizmin adını takmak da doğru değildir. Sınıflı bir toplum tarih sahnesine çıktığı andan itibaren emyeryalisttir. Çünkü sözü geçen toplum tarih sahnesine çıktığı andan itibaren sömürücü bir sistemdir. O toplumun henüz sömürgesi yoksa da henüz etki altına aldığı toprak ya da topraklar olmazsa da karakteri gereği emperyalisttir ve onda emperyalist eğilimler potansiyel olarak mevcuttur. Fırsat bulduğu anda diğer insan toplumlarını köleleştirecektir. O halde toplum tiplerinin iç gelişmesine paralel dış gelişmeleri vardır: Doğarlar gelişmeye başlarlar ve sonra inkiraza uğrarlar bu palatın diyalektik mantığına göre cereyan eder. Bu olayın masa başı Aristo mantığı ile herhangi bir ilgisi yoktur. Bu diyalektik hayat işlevi kuralına göre geçmiş köleci, feodal ve kapitalist toplum tiplerinin yarattıkları emperyalizm olgusu daima aynı biçimde daima aynı yoğunlukta olmaz. Fakat bazı dönemler gelir ki bu dönemler emperyalizmi geçmiştekine nazaran çok yeğin ve yoğunlaştırır örneğin geçimşte yüzyılda yapılan dış işlevler sonra gelen on yılda yapılan dış işlevler karşısında bile cüce kaldığı için geçmiştekiler unutularak ya da adeta yok sayılarak o on yıl dönemine karekteristik olay olarak belki de bilimsel sınıflandırma olayı zorunluluğu gözönüne alınarak emperyalist dönem denir. Bu belirgin olay bile yukarıdanberi anlata geldiğimiz emperyalizm olayının toplumun bütün ömrünü kapsadığı düşüncesini yadsımaya yetmez. O toplum sınıflı toplumdur ve iç sömürü dışta da aynı yoğunlukta olmadığı gibi daima dışta da aynı yoğunlukta ve yeğinlikte olmaz.

Birde hangi toplum tipi olursa olsun o toplum tipinde diyalektiğin bir gereği olarak küçük devlet, büyük devlet olgusu vardır ve sistem içerisinde bunların yeri ve etkinlikleri doğalolarak ayrı ayrı olacaktır. Ama bu küçük devlet veya devletler büyük devlet veya devletlere nazaran daha az etkilidir  diye küçük devletler de emperyalist olmaktan çıkmazlar ve çıkamazlar. O da, ya da onlarda kendi ekonomik ve stratejik önem ve etkilerine göre iç ve dış sömürüye başvururlar. Eğer bu küçük devletin ya da devletlerin az sömürgeleri varsa veya henüz yoksa bu onun emperyalist karakterini ortadan kaldırmaz. Bu sadece sözü geçen sistem (köleci, feodal, kapitalist) içinde o devlet veya devletlerin ekonomik ve stratejik ağırlıklarının azlığından o sistem içindeki ekonomik az gelişmişliğinden ileri gelmektedir. Bilindiği gibi kapitalizm içerisinde yer alan topluluklar aynı ekonomik süreçten geçmezler, eşit olmayan ekonomik süreçten geçerler. Bu yalnız kapitalizmde öyle değildir. Eşit olmayan ekonomik süreç konusu köleci ve feodal toplum tiplerini de içerir. Deyim yerindeyse bu eşit olmayan ekonomik süreç durumunu at yarışlarına benzetebiliriz. Çıkış noktasından hareket eden atlar çıkış ve varış noktaları arasında yelpazelenirler. Bunların nüfus oranları vesair durumları tali noktaları oluşturur. Hatta bu eşit olmayan ekonomik ve sosyal gelişme süreç farklılıkları sosyalizmin ilk aşaması için de doğrudur denilebilir. Sosyalizm iç ve dış farklılıkları, son aşamada ortadan kaldıracaktır. Dolayısiyle sosyalizmin ilk aşamasında içte ve dışta sınıf değil de tabaka sömürüsü içermektedir ama bu ortadan kalkmaya yüz tutmuş sömürü dolayısiyle onu emperyalist sistemden çıkarmaktadır.

Lenin’in emperyalizm kitabı kapitalist emperyalizmi konu almıştır. Ama bu kitap ve bu kitabı tamamlayan Lenin’in diğer eserleri dikkatle incelenirse Lenin emperyalizm sözcüğünü bazen genel anlamda bazen da özel anlamda almaktadır. Sözü geçen kitap tamamen özel bir dönemi kapsamaktadır. Ama bu böyle olduğu halde gene aynı kitapta geniş anlamı kapsayan emperyalizm de kullanılmaktadır. Aynı eserde ve diğer birçok eserlerinde emperyalizm sözcüğünü Çarlık Rusyası için kullanmaktadır. Ve başka bir yazarın “Çarlık Rusyası milletler hapishanesidir”sözünü hararetle desteklemektedir. Gene Lenin geçmişteki köleci ve feodal imparatorluklara birçok eserinde emperyalist demektedir. Bazılarının sandığı gibi emperyalizmi sadece kapitalizmin ikinci dönemi için kullanırsak Lenin’in Çarlık Rusyası için kullandığı emperyalist deyiminin yanlış olduğu yargısına varmak gerekir. Oysa emperyalizmin kanunlarını keşf eden ve mekanizmasını açıklayan ve özellikle bundan ötürü Marksizme katkıda bulunan Lenin hele bu alanda yanlış deyim kullanacağı akla gelmez gelemez. Yukarıda kısaca anlattığımız düşünceler, sosyalizm ustalarının eserlerinden edinilen fikirlerin bir açıklamasından başka birşey değildir. Gene Lenin’in emperyalizm adlı eseri dikkatle incelenirse burada emperyalizm kapitalizmin ikinci aşaması için kullanılmamış her iki aşama içinde hatta Rönesans devri olan ticari burjuva dönemi için bile kullanmıştır. Burada sorun olan bir yoğunlaşma olayıdır, bu da ondokuzuncu yüzyıl sonundan itibaren yani 1970’lerde başlamaktadır. Hatta bu dönemde bile Asya’nın sömürgeleştirilmesi olayı hemen hemen bitmiş gibidir; bu yoğunluk olayı daha çok Afrika kıtasını kapsamaktadır. Emperyalizm böyle dar bir anlayış içinde alındığı için geçmiş özlemcileri bazı Kemalistler Arapların kendilerini arkadan hançerlediklerini hala sayıklamaktadırlar. Ve hala Araplarla müşterek bir maziden bahs edilmektedir. Belki müşterek bir mazi ama nemenem bir müşterek bir mazı. Müştereklik daima olumluluğu içermez, bazan en koyu olumsuzlukları da içerir. Söz Osmanlı İmparatorluğuna gelmişken bu son feodal devleti de birkaç fırça vuruşu ile anlatalım: Osmanlı Devleti kurulduğu zaman Avrupa ticari kapitalizm devrine girmiş bulunuyordu. Bu yüzden ehli salip savaşları başladı ve Avrupa adeta büyük İskender gibi kabuğunu parçalayarak dışına taşmaya başlamıştı. Daha sonra keşifler devri başladı. Bu keşifler devrinden sonra ticari kapitalizm Amerika’ya Asya’ya Antil adalarına vb.’ye açıldı. Asya’daki emperyalizm Asya’daki etki alanına alma işlevi böyle başladı. Hollanda gibi küçük bir devlet güçlü ekonomisi dolayısıyle şarkın öbür ucuna kadar gitti. Bu devirde başlıca görevi ticaret filoları yapmıştır. Daha sonraları bir başka küçük devlet ekonomisi sayesinde Kongo’yu allak bullak etti. Bu devlet herkesin bildiği gibi Belçikadır. Kongo Patric Lumumba’nın ülkesidir. Demek bir devlet var hızıyla feodal gelişmesini yapıyor diğer devletler daha ileri bir toplumtipine doğru yelken açıyorlardı. Avrupalılar da bir ticari gelişme belirmekle beraber henüz silah konusunda icatlar başlamadığı için göçebelikten o günün olayları etkisiyle merkezi ve askeri denebilecek bir feodaliteye atlıyan Türkler göçebe ataklıklarıyle Avrupa kapılarına kadar dayanabildiler. Fakat ticaretin gelişmesi sonuçsuz kalmadı, manifaktür sanayii gelişmeye başladı. Silah endüstrisi ilerledi. Ekonomi gelişmesiyle birlikte hukuki, askeri, ve siyasi statü gelişmeye başladı. Bu yüzden Avrupa devletleri Doğu Bizans İmparatorluğunu ortadan kaldıran Abbasi ve Emevi devletlerini çökerten, hilafeti alan, Avrupa kapılarına dayanmış bulunan Osmanlı İmparatorluğunu zorlamaya başladılar ve gittikçe gerilettiler. Kapitülasyon devri bu zamanda başlar. Yoksa bazı maziperestlere göre kapitülasyonlar ilk önce Avrupa’ya verilen bir ihsan ve atıfet olayı değil, Avrupa’nın Osmanlı devletini tabii sınırlarına itme olayıdır. Çünkü bu nevi kapitülasyonlar daha önce Asya toplumlarından koparılmıştı. Yoksa Asya toplumları da mı ihsan ve atıfet olarak mı verdi bu kapitülasyonları? Bu nevi yargılar henüz feodal ufku aşamamış bir takım aydınlarla (eğer aydın denebilirse) kendilerini mazi hasretinden koparamamış Kemalistlere ve kendilerine sosyalist demekle birlikte Kemalizimden arınamamış Türkiye sosyalizmi içerisinde yer alan bazı aydınlara ilişkindir...

Böylece Osmanlı İmparatorluğuna kapitalizm bir iç diyalektik süreç gereği girmemiş, tamamen dış zorlamalarla Osmanlı İmparatorluğu içine yamanmıştır. Artık olayları gavur ve İslam ikilimiyle izah mümkün olmadığı için bazı akıllı Osmanlı padişahları ve Osmanlı entelijansiyası imparatorluğu yıkılmaktan korumak için Batılılaşmaktan diğer deyimle kapitalistleşmekten başka bir çare bulamamışlardır. İşte Osmanlıdaki ıslahat hareketleri böyle başlamıştır. Aksaklıklar görünürde askeri alanlarda somutlaştığı için ilkin askeri alanlarda yenileşme hareketleri başlamıştır, işin bununla bitmeyeceği anlaşılınca siyasi ve hukuki bir yenileşme hareketi askeri yenileşme hareketlerini izlemiştir. İlkin üst yapıda yenileşmeler başladığı ve bu yenileşmelerin uygulayıcıları bürokrat ve subay olduğu için bunlar zaten Batılılaşmaya yatkın kesimlerdi ve meseleyi kendi meseleleri olarak aldılar. Doğaldır ki dış zorunluklar nedeniyle de olsa Osmanlıda bir kapitalistleşme süreci böylece başlamış oluyordu. Bu da feodal tepkiyi çekmekte gecikmedi...

Sanayi devrimi Avrupa’da başlayınca sorun büsbütün çığırından çıktı ve Osmanlı büsbütün tatar ağası gibi yarıyolda kaldı ve böyelce Osmanlı İmparatorluğunun yarı sömürge dönemi başladı: “Düyuni umumiye vesariemalumdur”. Bu süreç esnasında bazı padişahlarla feodal entelijansiye bir yanda bazı padişahlarla Batılı entelijansiye da bir yanda yeraldılar. İlk önceleri feodalistler ağır basıyordu. Üst yapıdaki yenileşmeler bir Batılı entelijasiya yetiştirince ve hele İkinci Mahmut zamanında istemezükçü bir teşkilat haline gelmiş bulunan Yeniçeri ocağı kaldırılınca denge iyiden iyiye Batılı padişah ve entelijansiyası lehine gelişti. Batılı entelijansıya büyüdükçe devlette görevli feodal entelijansiya da gitgide zayıflıyordu. Feodal kamp elinde tek koz olarak feodal ideolojiyle eğitilmiş ve kendi iç dinamiği ile Batılaşmadığı için feodallerin etkisindeki halk kaldı. Feodaller yeniçeri ocağı elden gittiği için sevil halkı “istemezük”çüler yerine ikame ettiler. Doğaldır ki Osmanlı İmparatorluğu dirijanları “kıramadığın eli öp” felsefesiyle hareket ettikleri ve Batıdaki makinalı sanayileşmede hızla gelişim, Osmanlı İmparatorluğundaki bütün el sanayili ve buna dayanan ticareti yıktığı için gittikçe Avrupa’ya yamanmaya başladı ve o günün politik konjonktürüne göre hami devleti habire değiştirdi. Batı ve Osmanlının bu kaynaşmasından bir işbirlikçi burjuvazisi çıktı. Bunun karşısında modern bir görüş getiremeyen feodal kamp yer aldı. Anadolu burjuvazisi de yavaş yavaş serpiliyordu. Bu diyalektik bağ içinde Osmanlı İmparatorluğu hergün mükadder akibeti olan çökmeye doğru gidiyordu. Fakat Anadolu burjuvazisi henüz kendisi için bir yer tayin etmemişti; olayına göre bazan feodalist kamp içinde, olayına göre bazan Batılı kamp içinde yeralıyordu.

Osmanlı İmparatorluğunu renklendiren diğer bir tablo Osmanlı İmparatorluğundaki gayri müslüm azınlıklardı. Bunlar tarihi süreç içinde tıpkı Avrupalılar gibi Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yer alan kavimlerden daha medeni idiler ve ticari faaliyet bunların elindeydi. İttihatçılar döneminde Anadolu burjuvasizi ittihatçılar lehine vaziyed aldı. Fakat kısa bir dönemden sona ittihatçılar İstanbul’daki gayri müslüm azınlığın etkisine girdiler. Bu ideoloji turancılıktı ve ünlü ideologları da Ahmet Ağaoğlu, İyaz İshaki ve Yusuf Akçora gibi Türkçülerdi. Bu akım Alman emperyalizminin elinde abartılmış bir Türk milliyetçiliği idi. Dışta çarlık Rusyası Türklerine içerde müslim ve daha çok gayri müslim azınlıkları hedef alıyordu. Bu sebepten müslim ve gayri müslim kavim ve azınlıklar Hürriyet ve ittilaf fırkasına meylettiler. Böylece Birinci Dünya Savaşı içerisinde Almanya’nın yanında yer alındı. İttihat ve terakki fırkasının sonu bellidir ve mütareke döneminde hükümet dizginleri hürriyet ve ittilaf partisinin eline geçti. Müslim ve gayri müslim millet ve azınlıkar Hürriyet ve İttilaf partisi mihverinde yer aldılar. Tekrar ticaret ve sanayi istanbul ve İzmir’deki gayri müslim azınlıkların ellerine geçti. Doğaldır ki bunların Anadolu’daki uzantıları da vardı ve bunlar da gayri müslim acentalardı. Onlar zaten Avrupa tüccar ve sanayicisinin İstanbul ve İzmir’deki acentaları idiler.

Birinci Dünya Savaşı arifesinde bazı Türk kumandanları Almanlarla bazı Türk komutanları da İngilizler nezdinde savaşa girmek yanlısı idiler. Tabi Alman taraftarı asker ve bürokratlar o zamanlar hükümetin kilit noktalarını ellerinde tuttukları için Almanya lehine harbe girdiler. Bu zimamdarlar başlıca şunlardı: Alman taraftarları Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa idiler. İngiliz lehindeki paşalar da Mustafa Kemal Paşa, İsmet bey vesaire idi. Bunlar öbürleri karşısında hem siyasi hem askeri yönde ikinci derecede etkileri olan kişilerdi.

Birinci Dünya Savaşından sonra Müttefik devletlerin İstanbul’u işgal etmeleri ve Yunanın İngiliz, Fransız ve İtalya’nın himayesinde Anadoluyu işgale kalkışmaları Anadolu halklarını galeyana getirdi. Daha doğrusu Anadolu İslam halklarını galeyana getirdi. Anadolu gayri müslim halk ve azınlık toplulukları da tarihsel kamplılaşmaya uygun olarak İngimiz, Fransız, İtalya ve onların Onadoludaki yanlıları olan hürriyet ve ittilaf partisi saflarında yer aldılar. Tarihen sabittir ki Mustafa Kemal Paşa Müttefiklerin ve Damat Ferit Paşa kabinesinin direktifiyle Karadeniz havalisindeki ahaliyi tedip için Karadeniz sahilerine çıkmıştır. Oradaki ahali şimdilerde saf değiştirmişti ve daha çok Bolşevik İhtilali rüzgarının etkisine girmişlerdi. Bu yüzden tedip görevi Mustafa Kemal Paşa’ya verilmişti. Bunlar daha sonra tekrar İngiliz saflarında yer alınca Mustafa Kemal geri çağrılmıştır. Ama artık iş işten çıkmış ok yaydan fırlamıştır ve Mustafa Kemal İstanbul’un taafün etmiş havasından kurtuluyor ve Anadolu Müslüman Halklarının estirmeye başladıkları Ulusal Kurtuluş devrimi rüzgarına yakasını kaptırmıştı bile. En sağlam kale durumundaki Doğuya doğru yol almaya başladı. Birçok tereddütten sonra özellikle Kürt halkının kararlı tutumu Mustafa Paşayı fazlasıyle duygulandırmış ve onu “Amasya Tamimi”ndeki içerikten daha da ileri fikirlerle donatmıştır. Ve Erzurum ve Sivas kongreleri bu kutsal ittifakın ürünleridir. Mustafa Kemal Kolordularla da temas sonucu ve Kazım Karabekir’e de inanmaya başlaması sonucu da artık üniformayı bırakır ve halkın arasına bir fert olarak karışır. Burada bir çelişkiye dikkat çekmek gerekir: Kürtler de ayrı müslimler gibi ittihatçı fikirlerden hoşnut olmadıkları halde İttihat ve terakki ekolünden gelen Mustafa Kemal Paşa’ya güvenmeleri. Burada iki durum vardır: 1 - Yukarıda değindiğimiz gibi o zamanlar Mustafa Kemal ve arkadaşları ikinci derecedeki ittihatçılar olup askerdiler. İsteseler bile siyasete karışamazlardı; dolayısiyle Türkçü fikirleri belirmediği gibi kısmen de fikirlerini saklayabilmiştir. Kısmen de Müslüman halklar kaynaşması Türkçü fikirlerini bir ölçüde törpülemiş de olabilir. İkinci önemli sebep İttihat ve Terakki zimamdarları henüz Kürtlerle uğraşma fırsatını bulmamışlar dikkatlerini daha çok bazı olaylar dolayısıyle Ermeniler üzerinde yoğunlaştırmışlardı. Batıda da bu ırkçı fikirler Rumlar üzerinde yoğunlaşmıştı. Binaenaleyh Doğuda Kürtler Batıda Türkler Ermeni ve Rum mallarını ele geçirmişler geri kalanını da ele geçirme eğiliminde idiler. Bu ekonomik düşüncelerdir ki Doğu ve Batı ahalisini Mustafa Kemal kadrosu yanında saf tutmaya itmiştir. İsmet Paşa hatıratında diyor ki: Biz asker topluyorduk. Ertesi gün bakıyorduk ki asker kaçmış. Savaş hali yaklaştıkça ve Rumların tekrar Batıya, Ermenilerin tekrar Doğuya, hiç değilse ekonomik olarak eğemen olacakları ihtimali belirince Batıdaki “Ayan” Doğudaki aşiret reisi ve cüzi olan buradaki “Ayan” kolları sıvamıştır. Böylece kutsal ittifak perçinleşiyor. İzmir kongresi tekrar İstanbul ve İzmir hegemonyasını canlandırıyor. Gerçi bu hegemonyanın maddi ve görünür destekleri ortada yoktur. İngiliz, Fransız ve İtalya tası tarağı toplayıp Anadolu’nun “Aharim İsmetinden” Yunan dostlariyle birlikte def ediliyor ama gerek uluslararası anlaşmalar gerek Mustafa Kemal kadrosundaki tutucu elemanlar gerekse iç ve dış konjonktür bu hegemonyanın kurulmasını gerektiriyor. Daha sonraları bu gayri müslim hegemonyası müslim Türk hegemonyası ile kaynaştırılıyor ve bu hegemonya günümüze kadar büyük bölümü Türk unsurunun etkisinde hala devam ediyor ve gene Anadolu Burjuvazisi bu defa İstanbul ve İzmir’deki Müslüman Türk oligarşisinin boyunduruğuna teslim edilmiş bulunmaktadır. Demek sorun Müslüman ya da gayri müslim sorunu değil sorun işbirlikçi burjuvazi ve Anadolu burjuvazisi sorunudur. Ayrıca bugün yeni bir unsur işin içerisine karışmış bulunuyor: Sosyalizm sorunu. Bundan sonraki sorunlarını işlenmesini de başka yazılarımıza bırakalım.

TİP Eminönü eski İlçe Başkanı

Edip Karahan