Divan Başkalığına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

                                                                                                                           


 

“BİLİMSEL DÜŞÜNCE VE TOPLUMSAL SINIFLAR”

 

6 Ekim 1975 tarihli Politika gazetesinin, SANAT, EDEBİYAT, DÜŞÜNCE sahifesinde yukarıya aldığım başlık altında Fethi Naci’nin bir yazısı çıktı. Bu yazı hakkındaki düşüncelerimi yazmak istiyorum: Vedat Günyol, “Marksçılık ve Bilimsel Düşünce” adıyla Fransızca bir kitap Türkçe’ye çevirmiştir. Yazıdan anlaşıldığına göre kitapta dört inceleme var ve “Sosyalist inceleme merkezi” Laurent Schwartz’ın verdiği konferansın adını kitabına başlık yapmış. Fethi Naci de bu konferansın bir bölümü üzerinde duracağını söyleyerek yazısına başlıyor ve şu alıntıyı Laurent Schwartz’dan alıyor: “Jdanovculuk, bilimsel görüşlerin bir kısmına, Marksçı doğmacılık adına, saldırmaya kalkıştı. Bu yönde gelişseydi Sovyet bilimini yıkabilirdi. Çünkü, bilimlerin gelişmesi için, eksiksiz bir özgürlük gereklidir. Bilimsel buluşlar, kısa süreli yarar ölçülerine bağlı tutulamazlar. (...) Kimi zaman solcu politika adamlarının bilime karşı buyrukçu ve küçümseyici tutumları nerden geliyor? O tutum ki, onları, kendi öğretileri adına ve sahte bir Marksçılığa (burada ifade bozuktur. Kendi öğretileri Marksçılıktır. Ayrıca ne sıfat takılırsa takılsın Marksçılığa denmemelidir: O zaman şöyle bir sonuç çıkar ortaya: Marksçılığa ve sahte marksçılığa dayanarak, ifadesi ortaya çıkar ki bu ifadenin bozuk olduğu ortadadır) dayanarak bilim adamlarını yönetmeye götürmüştür. Fethi Naci ekliyor daha ilerde de şöyle diyor: “Bir burjuva bilimi ve bir proletarya bilimi diye bir şey yoktur. Yeni bir duruma kadar (altını ben çizdim) yalnız bir tek bilim vardır ve bilimsel araştırmaya bir sınıf yönü verme yolundaki bütün çabalar boşuna olmuştur. Fethi Naci ekliyor sonra, görüşünü sağlamlaştırmak için şu örneği veriyor: “Amerikan ve Sovyet bilim adamları, aslında birbirine kardeş gibi benzemektedirler. Eserlerini okurken (yazdıkları dillerden bağımsız olarak), hangisinin Sovyet, hangisinin Amerikan olduğunu anlayamazsınız genel olarak (altını ben çizdim) Belki bütün öbür bilginlerden çok matematikçiler, insanlığın kendi içindeki düşünce ayrılıkları üstünde matematik biliminin gelişmekte olduğu bilincindedirler. Bir Fransız matematiği, bir Amerikan, bir Rus matematiği, kapitalist ya da sosyalist matematiği düpedüz bir matematik olduğu düşüncesindedirler. (Yukarıda altı çizilen ibarelerin hepsi bana aittir.) Kitabın önsözünde de şöyle deniyormuş “O, yalnız Sorbonne üniversitesi profesörü, zamanımızın en büyük matematikçilerinden biri değil, aynı zamanda kuramsal fizikte çok önemli bir aracın yaratıcısıdır.” Sosyalist inceleme merkezi, adından da anlaşıldığı üzere sosyal demokrat bir kurum. Profesörün eğilimi de söylenmemektedir. Sosyalist inceleme merkezi onu konferans vermeye çağırdığına göre bu merkeze yakın eğilimleri var herhalde. Ama Sosyal demokrasi çizgisinin ilerisinde olmadığı bir gerçek. Bütün dünyada (Türkiye dahil) ister matematik ister sosyoloji profesörleri olsun bunların Marksçılık konusundaki eğilimleri bellidir. Ve hepsinin gözünde Marksçılık zamanını yitirmiş bir doğma’lar antolojisidir. Gerek burjuva bilim adamları gerekse burjuva politikacıların dilinden bu gibi mavalları çok dinledik. Bunların hepsi de yüz-yüzelli yıl önce ortaya atılan fikirlerin bugün için hiçbir değeri yoktur, kalmamıştır demektedirler. Bunlar yeni şeyler değil. Dünyada bunlar söylendiği gibi Türkiye’de de söylenmektedir. Demirel de söylüyor, Aydın Yalçın da söylüyor bunları. Ve bunları da Avrupa’dan aktararak söylüyorlar. Fakat bizim bilim ve politika adamlarımız daha insaflıdırlar: Onlar bilerek bilmeyerek Marksçılığın yüz-yüzelli-ikiyüz yıl öncesine uzandığnı söyleyerek reddediyorlar. Herhalde onlar da üniversel bir dünya görüşünün (İsmi üzerinde bilimsel öğretinin) yüz yılda iptal edilemeyeceğini bildikleri için yılları uzatarak ve gerilere çok fazla giderek okuyucular ve dinleyiciler üzerinde etki yapmaya çalışıyorlar. Oysa bizim sayın profesör yüzyıl ile de yetinmiyor bunu otuz yıla indiriyor. Şimdiye kadar hiçbir burjuva bilim adamından, hiçbir burjuva politikacısından otuz yıl teranesini dinlediğimi hatırlamıyorum. Bunun için bizimkiler daha insaflı dedim. Oldu olacak Lenin’in otuz yıl önce söyledikleri iptal edilmişse ‘Izbandut” Stalin’in on yıl önce söyledikleri öncelikle iptal edilmiş demektir. Ama sayın bilim adamları zaten “Izbandut” Stalini bilim adamı olarak kabul etmiyorlar ki. Yoksa bunu da o, sayın profesör söylerdi. Zaten sayın profesör kendisini tamamiyle ele veriyor: Marksçı izlenimini vermeye boşuna uğraşıyor. Bir yerde, altını çizdiğim gibi Marksçı doğmacılık adına diyor bir yerde de sahte bir marksçılığa dayanarak diyor. Sahte Marksçılığa dayanarak, derken marksçı olduğu izlenimini yaratmak istiyor ama yukarıda markçı doğmacılık diyor. Ve zaten yüzyıl önceki Marks’ı ve otuz yıl önceki Lenin’i apaçık reddediyor. Ama onlara üstün yetenekli düşünürler payesini vererek. Çünkü daha sonra şöyle diyor: “Marksçılığın canlı olmasını istiyorsak, Marks ve Lenin gibi üstün yetenekli düşünürlerin ne dediklerini aramakla yetinemeyiz sadece. Onların kafasıyle değil kendi kafamızla düşünmeliyiz ve yüzyıl, otuzyıl önceki problemleri durmadan tekrarlamaktan vazgeçip, geçmişin bilgi ve görgüsüyle zamanımızın sorunlarını ciddi olarak incelemeliyiz”. Yani sözün kısası Marksçılığın canlılığı uğruna Marksçılığı reddelim. Yani Marksçılığı iptal edeceğiz o zaman da Marksçılık canlılık kazanacak. Marksçılık reddedilince Marksçılık kalıyormu ki canlı olsun. Düpedüz bir safsata bu. Ve Fethi Naci yukarıdaki alıntıyı yazısına alırken şöyle diyor: “Bunun için Laurent Schwartz, konferansını bitirirken söylediği şu sözlerde yerden göğe haklıdır.” Laurent Schwartz’ın yerden göğe haklı olduğu sözlerini yukarıya almıştık.

En fazla sosyal demokrat olan bir profesöre Marksçılığı yargılamak Fethi Naci için hazin bir tecellidir. Geçmişte A’cılar Markçılığı reddederlerken daha çok Sartre’dan alıntılar alıyorlardı. Sartre hiç değilse bir zamanlar Marksçı idi. Ve bundan dolayı Fethi Naci A’cılara şiddetli bir savaş açmıştı. Şimdi onların o günkü çizgilerinin gerisine düşüyor. Ve ne tuhaftır ki Doğunun bir şehrinden izliyebildiğim kadar ilk dünkü A’cıların büyük bir bölümü Türkiye’de en devrimci sanat dergisi olan Militan’da yeralmış bulunmaktalar. Bu aşamadan dolayı kendilerini tebrik etmek isterim.

Fethi Naci, bir zamanlar Marksçı öğretiye dayanarak güzel sanat eleştirileri yapardı. Bunun örneklerini “İnsan Tükenmez” de verdi.

Fethi Naci yazısının bir yerinde şöyle diyor: “Bilimler arasında bir nitelik ayırımı yapmadan bütün bilimleri “proleter bilimi, burjuva bilimi”diye ayırmak Laurent Schwartz’da belirttiği gibi, Stalin döneminin yanılgılarından biridir. O dönemde böyle bir yanılgı yalnız Sovyetler Birliği’nin sınırları içinde kalmazdı, bütün dünya komünistlerince de hemen benimsenirdi... Fransa’nın Marksis bilim adamları da o yıllarda bu Jdanovcı görüşü hemen benimsemişlerdi...”Daha sonra Fethi Naci Fransız Marksist bilim adamlarının o günki yanılgılarını sayıp döküyor, kendi ağızlarından, tarih 1949. Yani Stalin hayattadır...

Fethi Nazi devam ediyor: “Bu görüşler zamanla anlaşıldı, tabiat bilimleriyle toplumsal bilimsel arasında bir ayırım gözetmek zorunluluğu anlaşıldı. O üç kişiden biri Gérard Vassails, La Pensée dergisinde 1954’te yayımladığı bir yazıda hem öz eleştirisini yapıyor hem de yeni görüşleri açılıyordu. Vassils’in açıkladığı bu yeni görüşler şöyle özetlenebilir:

Tabiat hakkıdaki bilimsel bilgimizin toplumların toplumsal, ekonomik yapılarıyle bir ilintisi yoktur. Bu yapıdan bağımsızdır. Bütün topluma hizmet edebilir, bütün topluma değişik dönemlerde hizmet edebilir. Tabiat bilimlerinin söylediği gerçekler, toplumun bütün sınıflarının çıkarlarına hizmet edebilir. Bunun için bir tek fizik bilimi vardır, bir tek kimya bilimi vardır, bir tek biyoloji bilimi vardır. Oysa topluma özgü bir durum, toplumsal bilimlere değişik bir nitelik vermekte. Çünkü tabiat kanunlarında gördüğümüz değişmezlik toplumsal kanunlarda yok. Bunun da nedeni, tabiat gerçekliklerindeki değişmezliğe karşılık toplumsal gerçekliklerde, uzun vadeli de olsa, bir değişme olması (sözgelim, feodal toplumdan kapitalist topluma geçilmesi) değişen toplumsal gerçeklikler, bir zamanlar doğru olan bir takım toplumsal kanunları giderek yanlış bir duruma, nesnel gerçeğe aykırı bir duruma getiriyor. Yeni toplumsal gerçeklikler, yeni ortaya çıkan belirli tarihsel koşullar için de doğru olan yeni toplumsal kanunlar getiriyor.

Bunun sonucu şu oluyor: Tabiat bilimlerinde yeni bir kanun (altını ben çizdim) bulununca, bunun uygulanması genel olarak engelsiz olduğu halde (“Genel olacak”, çünkü tekelleri kârla ilgili birtakım hesaplar yüzünden bu uygulamayı gecirtirdikleri, ya da birtakım buluşları hiç uygulamadıkları bilinen şeylerdir) toplumsal bilimlerin kanunları toplum içinde (altını ben çizdim) ekonomik ve politik gücü ellerinde tutan sınıfların çıkarlarına aykırı ise onların çok şiddetli direnmeleriyle karşılaşıyorlar; bunlar o bilimsel kanunların hayata geçirilmesini önlemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ellerinden gelenlerden biri de: Toplumsal sınıf olarak kendilerini tutan bilim adamlarına artık gerçekliği kalmamış olan, eski dönemlerde doğru ama şimdi yalnız olan birtakım toplumsal kanunları değişmez tabiat kanunlarıymış gibi söyletmek (bu söyletmek kelimesi yalnış. Ekonomik ve toplumsal gücü elinde tutanlar trafik polisi değil. Burjuvazi, ekonomisi, politikası ve bilimi ile bir bütündür. Tekelciler ve onları temsil eden politikacılar, hergün burjuva bilimadamlarına şunu söyleyeceksiniz diye meteoroloji raporları vermezler. Onlar burjuva toplum içerisinde aldıkları burjuva formasyonuyla çoğu kere şu tekelcinin, şu politikacının haberi olmaksızın formasyonlar ve zihniyetleri gereği aynı şeyleri söylerler) kapitalizmi değişmez bir toplum yapısı gibi göstermek (herhalde göstertmek olacak). Şimdi burada uzun bir nefes alalım ve sayın Marksçı filozof (Fethi Naci’nin demesi ne göre) Gérard Vassilis, ile sayın eleştirmen Fethi Naci’ye cevap verelim: “Bu kadar uzun bir dönüş alıntısını aldım. Şimdi düşünüyor ki önce söylediklerini de alayım. Çünkü bazı yazarlar şunu aldın, şunu almadın diye birbirleriyle tartışmaya girişirler arada bir. Gerçi yazımın bütünü içerisinde bu filozofların daha önce söylediklerini almazsam da olur ama alayım gene. Fethi Naci’nin ifadesine göre 1949 Temmuz-Ağustos tarihli La Nouvelle Critique dergisinde “Komünist filozoflar inceleme merkezinin, bilimler felsefeleri komisyonu adına” M.D. Orsiel, J.T.Desan ti, G. Vassilis yirmi sayfalık bir yazı yayınlıyorlar. Fethi Naci bunun özetini yapıyor. Doğaldır ki yaptığı özetin sorumluluğu kendisine aittir. Bu yirmi sahifelik inceleme şöyle başlıyormuş: “Bugün iki dünya karşı karşıya. Biri, kendi çelişmeleriyle yıkılıyor, proleteryanın darbeleri altında ölüyor. Öbürü, doğuyor gelişiyor. Demek ki burjuva toplumuyla sosyalist toplumun karşıtlığı sadece ekonomik, politik ve hukuki değil. Bu karşıtlık, insanlık etkinliğinin gerçekte birbirinden ayrılmaz olan bütün biçimleri ilgilendiriyor: Ahlakı etkiliyor, kültürü etkiliyor. Öyleyse, bilime de egemense bu karşıtlık, buna şaşmak mı gerekir?” Başka bir alıntı “... O halde burjuva bilimi ile proleter bilimi karşıtlığının ne esrarengiz, ne de kaygı verici bir yanı var. Bu karşıtlık açıkça şu tarihsel olguyu yansıtıyor: Burjuva pratiği ile proleter pratiği çelişiktir: Burjuva pratiğine en çok kar arama egemendir. Bir başka niteliktedir proleter pratiği: O, proleteryanın kurtuluşu savaşıyle ve bu kurtuluşun gerçekleşmiş olduğu yerde de bütün toplumun çıkarı için tabiata karşı savaşla yönlendirilmiştir. Pratiğin kızı olan bilim bugün bu çelişmeyi dile getiriyorsa şaşacak ne var bunda?” Filozoflar 1954’te bu fikirlerinden rücu ediyorlar ve bu dönüşlerinin özetlerini yukarıda vermiştik. Fethi Naci bu dönüş fikirlerinin özetini yapıyor. 49’daki yirmi sahife tutan fikirleri Fethi Naci özetlemiyor, sadece bir iki alıntı veriyor. Tekrar söyleleyim ki sunuş sorumluluğu Fethi Naci’ye aittir. Bazı ibarelerin altını çizdiğim halde ben çizdim demeyi unutmuşum. Yazıda mevcut bütün alt çizmeler, vurgulamalar bana aittir. Düşünceme aykırı gördüğüm altını çizdiğim ve çizmediğim fikirleri madde madde ve bir sistematik içerisinde yazarsam bu bir yazının hacmini epey aşar. Bunun için Fethi Naci’nin yazısından bu anda daktiloda yazımı yazarken kafamda kalmış bulunan çelişik ve fikirlerime aykırı d üşünceleri kısaca anlatacağım. Uzun yazıların bir kusurunu da sık sık yapılan tekrarlardır. Adeta mahkeme zabıtlarının tekrar ve tamamlatmaları gibi...

49-54 tarihlerini ele alalım. 49 tarihinde Stalin hayattadır. 54 tarihinde Stalin hayatta yoktur. Bu Fethi Naci’nin “o zamanlarda Sovyetler Birliği’nde ortaya atılan düşünceler hemen dünyadaki diğer komünistlerce de benimsenirdi” mealindeki fikrini doğrular. Zira kendisi de öz eleştirisini yapıncaya kadar bu fikirlerin etkisi altındaydı, öyle anlaşılıyor. Sonra O, filozoflar gibi fikrini değiştirdi. Demek yalnız o zamanlar değil bu zamanlar da Sovyetler Birliği’nde ortaya atılan düşünceler hemen etrafa yayılıyor. Bunda şaşılacak birşey yok. Bu Sovyetler Birliği’nin sosyalist düşüncenin hala da genellikle merkezi olduğunu gösterir. Bunun doğmatiklikle ilgisi yok. Böyle olsa Fethi Naci ve o çok sayın filozoflar bugün de doğmatiktirler demektir. Fikir merkezi başka şey, doğmatiklik ve oportünistlik başka şeydir. Kendisini doğmatik kabul eden bir insan oportünist ya da revizyonist olabilir, bunun gibi, kendisini revizyonist kabul eden bir kimse de doğmatik olabilir. Aynı zamanda kendisini devrimci kabul eden bir kimse de ya revizyonist ya da doğmatik olabilir. Bunlar insanın sübjektif tavırlarına bağlı şeyler değil, bunları belirleyen husus doğuşundan bugüne kadar devamıl olarak sağ ve sol sapmalarla savaşan sosyalizmin teori ve pratiğidir.

Filozofların 54’teki fikirlerinde tabiat idealize edilmiş bulunmaktadır. Ve tabiata fatalist bir açıdan bakılmaktadır. En koyu bir idealist bir filozof bile tabiata değişmez bir gözle bakmamıştır. Ve bunlar değişme kanununu inkar etmemiştir. Yalnız değişmenin maddeye ait olduğunun maddenin cevheri olan ruhun “İdea”nın “zihin”nin, “spirituel”in, “Numena”nın vesairenin değişmediğini söylemişlerdir. Gerçi yer yer kendileriyle çelişkiye düşerek “bulunan tabiat kanunları” ibaresini kulanmışlardır. Ama bana öyle geliyor ki bu “bulunan”sözü keşf edilen anlamınadır ve diyalektiğe aykırıdır. Burada insanın aklına Sıpinaza’nın bir bohçaya sarılı değişmez “Monat”lardan ibaret dünyası geliyor. Ve bohça açıldıkça bohçanın birkıyısındaki değişmez monatlar “keşf” ediliyor. Ayrıca sayın filozofumuz Gérard Vassails, toplumu sadece ekonomiden ibaret saymış gibime gelir.Hatta toplumu sadece “kâr”dan ve tekelcilerden ibaret saymıştır. Marks’ın öğretisinin esası diyalektik materyalizmdir. Diyalektik materyalizmin tabiat felsefesi olduğunu bilmeyen bir orta düzeydeki sosyalist olmadığı kanısındayım. Ve diyalektik materyalizm modernize edilmiş “Heraklitçilik”tir. Heraklit ne demişti?: “Dünyada yani evrende her şey değişir değişmez kanunundan gayrı” gene örnek olarak şunu eklemişti: “İki defa aynı ırmağa giremezsiniz”. Marks’ın, diyalektiği “ruh”a, “geştald” a uygulayan Hegel’den alıp geliştirerek maddeye yani “tabiat”a uyguladığını bilmeyen var mı? Engels’ın Ludwig Feurbach ve Anti-Dühring ve özellikle Doğanın Diyalektiği adlı eserlerini bilmeyen bir devrimci var mıdır, sanmıyorum? Bu eserler tabiatın nasıl değiştiğini ve bunların kanunlarını açıklar. Zaten diyalektik bir değişme ve gelişme metodu değil mi? Son gelişmeler (fizikteki gelişmeler), (uranyum, elektronlar ve elemanların transformasyonu) tamamiyle diyalektik materyalizmi doğrular mahiyettedir. Yukarıda demiştik yazımı kısa kesmek zorundayım. Fethi Naci de filozofu teyid ediyor. Sorbonne üniversitesi profesörünü doğruladıktan sonra buna hayda hayda doğrular. Yazıda deniyor ki “tabiat bilimleri bütün sınıfların çıkarına uygundur. Yalnız istisnai olarak kâr’a ilişkin tabiat kanunlarını tekelciler uygulamadan alıkoyarlar. Peki Demokritos ve Platon’un felsefe yeni tabiat bilimleri konusundaki savaşlarından bugüne kaç materyalist filozof odun kümeleri üzerinde diri diri yakılmışlardır? Daha ötesi astronomcu Galilei’yi engizisyon işkencelerine atanlar kimlerdir? Bunlar tekelcilerin karlarına aykırı kanunlar mı ortaya attılar da başlarına bunlar geldi? Görünürde kara ilişkin değildi ama kar da dahil bütün toplum ve tabiat felsefelerini alt üst ediyorlardı ve idealizmi darbeler altında serseme çevirdiler. Eğer egemen güçler sadece sosyal kanunlara karşı koyuyorlarsa neden acaba diyalektik materyalizmin klasiklerini üniversitelerde okutmuyorlar? Egemen çevreler daha Darvin’in bölük pörçük yalan yalnış okutulan nazariyesini hazmedememişler, nerde kaldı diyalektik materyalizmin klasiklerini okutmak. Denecek ki bunlar Avrupa’da okutuluyor ama nasıl okutuluyor? İşçi sınıfnının asırlık mücadelesinden sonra. Topluma gelelim. Topluma uygulanan kanunlar nerden geliyor. Tarihsel materyalizm nerden geliyor? Tarihsel materyalizmin, diyalektik materyalizmin yani tabiat felsefesinin topluma ve tarihe bir uygulamasından başka nedir? Evet bir bütündür, Tabiat ve toplum bir bütündür ve bunların bilimleri de bir bütündürler. Bunlar genelin içindeki özel alanlardır ve ikisinin gelişme süreçleri aynı kanunlara bağlıdır. “Yazıda bir yerde deniyor ki toplum kanunları egemen güçlerin çıkarlarına aykırı ise buna karşı büyük bir tepki olur.” Tabiat kanunları için de aynı şey söylenebilir ve yukarıda verdiğimiz örnekler bunu ispatlar. Toplum sadece ekonomiden hele daha özel olarak sadece “artı değer” den ibaret değildir. Marksçı teori: Artıdeğer, sınıf savaşı (bunların temeli tarihsel materyalizmdir) diyalektik materyalizmden ibarettir. Yalnız artıdeğeri alıp devrimci dönüşümler öngören sınıf savaşından ve diyalektik materyalizmden arınmış bir Marksçılık bozuk kabaktan başka birşey değildir. Evrende (toplum ve tabiat dahil) madde devamlı gelişim halindedir. Gelişim ve hareket maddenin temel öğeleridir. Hareketsiz bir madde yoktur evrende. Tabiat değişmezseydi Demokritostan ve Platon’dan bu yana tabiat bilimleri devasa değişimlere uğrar mıydı? Tabiat bilimlerinin değişmesi tabiatın da değişmesi demek değil midir? Fransız burjuva devriminin gül açan döneminde yalnız ansiklopedistleri anımsamak yeter. Dedik ya fazla uzatmayacağız. Ama tabiattaki gelişme hızı ile toplumdaki değişme hızı nedir? Bu önemli değil ve bu, bu işin uzmanlarını ilgilendirir. Ama besbelli ki bu işin uzmanı: Ne Laurent Schwartz, ne de Gêrard Vasails’dir. Gérard Vassails, yazısının bir yerinde şu mealde söz eder “Eğer toplumsal gerçekliğin değişmesine karşılık toplum kanunları da değişirse egemen güçler toplumun değişmez tabiat kanunlarıymış gibi daima kalacağını burjuva bilim adamlarına söyletir”. Söyletir kelimesinin yanlış olduğunu yukarıda parantez içerisinde kısaca izah etti. Yukarıda değişmez bir tabbiatın, dolayısıyla değişmiz bir tabiat kanunu olmadığını söyledik. Binaenaleyh değişmez tabiat kanunları sözü de yalnıştır. Egemen güçler nasıl toplumun değişmezliğini ileri sürerlerse evrenin de, tabiatın da değişmez birşey olduğun söylerler. Nitekim tarihteki materyalizm ve idealizm savaşı bunu açıkça gösterir. Tekelciler ya da köleciler, ya da serfçiler idealist filozoflara emir verdikleri için onlar bunu söylememişlerdir. Her toplumda bir iş bölümü vardır. Ekonomi kurallarının yeri ayrıdır, dincilerin yeri ayrıdır. Bilim adamlarının yeri ayrıdır ve seyfiye sınıfının (grubunun) işbölümü ayrıdır. Ve bunlar bir vücudun organları gibi kendi görevlerini bir sistem içinde yürütürler. Laurent Schwartz bir yerde şöyle der: “Yeni bir duruma kadar yalnız bir tek bilim vardır ve bilimsel araştırmaya bir sınıf yönü verme yolundaki bütün çabalar boşuna olmuştur.” Burada iki ibare var: Birincisi: Yeni bir duruma kadar yalnız bir bilim vardır. Yeni durum gelince ne olur bunu açıklamıyor. İkinci ibare bilimsel araştırmaya bir sınıf yönü vermek: Bundan ne anlamak lâzımdır? Yazar bunu da açıklamıyor yalnız bir tek matematik vardır diye geçiştiriyor ve yazısının bir başka tarafında Rus (deyim yazarındır) bilim adamları ile Amerikan bilim adamlarının eserleri kardeş gibi birbirine benziyor diyor. Bundan da birşey anlaşılmıyor. Yalnız başka bir yerde belki daha fazla matematikçiler insanlığın kendi içindeki düşünce ayrılıkları üstünde matematik biliminin gelişmekte olduğu bilicindedirler. Sorun düşünce ayrılıkları mıdır yoksa çıkar farkları mıdır? Sorunun can damarı buradadır. Düşünce ayrılıkları da çıkar ayrılıklarının bir yansımasıdır. Ve bu çıkar ayrılıkları ilanihaye sürmez. Yeni çıkar ayrılıkları, yeni bir bilim yaratır. Bakiye bilim artık yoktur. Onun çırpınması vardır. O, iptal edilmiştir. Bu tabiatta da böyledir, toplumda da böyledir. Binaenaleyh Fethi Naci’nin verdiği Sadun Aren, İdris Küçükömer ile Aydın Yalçın, Feridun Ergin misali yanlıştır. Günümüzde bir tek düşünce vardır o da devrimci düşüncedir. Aydın Yalçın ve Feridun Ergin kendilerine ve kendileri gibi düşünenlere dışarıdan gazel okuyorlar. Burada bilimin yanlışlığı veya doğrulduğu konusundaki iyi veya kötü kasıtları birşey değiştirmez. Aslolan sübjektif tavır değil, aslolan objektif “olgu”dur. Tabiatta da bu böyledir. Koyu dindar bir fizikçi, bir matematikçi bir yandan Marks’a küfür ederken bir yandan da teorik ve pratik çalışmalarında diyalektiği kullanırlar. Bu onların sınıf çıkarlarının bir gereğidir. Ama kısa vadeli sınıf çıkarlarının bir gereği. Uzun vadede onlar da bu çalışmalarla sınıflarının temel çıkarlarına aykırı hareket etmiş olurlar. Ve onların da bilimsel çalışmaya katılmalarıyle sınıflarının ömrü kısalır. Toplumda da bu böyle değil mi? Patronlar artık işçiyi eskisi gibi mutlak artı değer yönünden sömüremedikleri için nisbi artı değer yönünde işçiyi sömürürler ve birbirleriyle rekabet ederler. Bundan dolayı bir yandan üretim anarşisi bir yandan da işsizler ordusu çoğalıyor. Bu da yeni teknikler aracılığı ile olur. Patronlar bir yanda karlarını artırırken bir yandan da mukadder akibetlerine doğru var kuvvetleriyle gidiyorlar.

Özetlersek köleci toplumdan bu yana bütün sınıflı toplumların gelişme düzeyi içerisinde bulundukları rejim nevi ne olursa olsun o zaman ve tabiat gerçekliklerindeki değişme düzeyine tekabül eder.

Gêrar Vassails, Fethi Naci’nin yaptığı özetlemenin bir yerinde şöyle demektedir: “Tabiat gerçekliklerindeki değişmezliğe karşılık, toplumsal gerçekliklerde, uzun vadeli de olsa bir değişme olur.” Bu ibareye karşı Fethi Naci herhangi bir eleştiri yöneltmek bir yana görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak için aldığına göre olduğu gibi kabul etmektedir. Şimdi, Laurent Schwartz’dan bir alıntı alalım: “Yüz yıl, otuz yıl önceki problemleri durmadan tekrarlamaktan vazgeçip, geçmişin bilgi ve görgüsüyle, zamanımızın sorunlarını ciddi olarak incelemeliyiz.” Yukarıdaki alıntıda Gérard Vassails, tabiat gerçekliklerini değişmez görüyor, toplum gerçeklikleri de çok uzun vadede değişikliğe uğruyor diyor. Bu durumda, Fethi Naci, Laurent Schwartz’ın “yüz yıl önceki, otuz yıl önceki problemleri durmadan tekrarlamaktan vazgeçip zamanımızın sorunlarını incelemeliyiz” ibaresini nasıl oluyor da çok haklı karşılıyoır. Filozof, toplum çok uzun vadede değişiyor diyor, profesör yüz hatta otuz yıl önceki sorunları bırakalım diyor. Bu çok büyük bir çelişkidir. O zaman eski bir kısım Yunan bilginleri gibi “bilgi imkanı” reddedilmek derecesine gelinmiyor mu? Her otuz yılda bir, bir dünya görüşü değişirse ilimde anarşi başgöstermez mi? Sonra sayın profesör otuz yıl önceki problemleri söylemediği gibi bugünkü problemlerin de ne olduğunu söylemiyor. Belki bunlar çevrilen kitapta vardır ve henüz kitap elime geçmedi. Ama eğer kitapta varsa Fethi Naci, Lenin’i iyiden iyiye çürütmek için bir iki örnek vermeliydi. Şimdiye kadar bazı Batı bilim adamları bu yeni problemler olarak şöyle diyorlar; “Feza çağı problemleri vesaire...”ne demektir. Ve bunların hangisi Marksçi-Leninci öğretiyi çürütmüştür? Şimdiye kadar kitaplarını okuduğun Batı yazarları açık seçik bu soruna cevap getiremiyorlar. Bakalım acaba sayın profesör kitabında ne çözüm getirmiştir. Atom ve feza çalışmalarının Marksçı düşünceyi çürütmek bir yana doğruladığı kanısındayım. Kapitalist devletlerden yalnız birisi bu çalışmalara girişmekte fakat gittikçe debelenmektedir. Yazı gene uzadı: tekrarlar oldu. Takdim-tehir durumları belki oldu okuyuculardan özür dilerim.