Divan Başkalığına Hoş Geldiniz

                                                                                                                                          

                                               


Edip Karahan

Yazıları

Savunmaları

Dicle-Fırat

Hikaye

Derik

E-Mail

 

 

 

 

 

 

 

     

                                                                                                                           
     

 

 

BATILILAŞMA HAREKETLERİ

 

27 Mayıs devriminden sonra meydana getirilen ikinci Anayasa ile ülkemizde oransal bir özgürlük dönemi açıldı. ülkenin birçok sorunları tartışılarak günyüzüne çıkarıldı. Bu sorunlardan biri de, “Batılılaşma hareketleri”oldu. Birçok aydınlar, hararetle bu sorunu tartışma yüzeyine çıkarma çabasına girdiler. Bu aydınların çoğunluğunu sosyalist aydınlar oluşturuyordu. Böylece ilerici demokrat (Demokrat Parti anlamında değil) ve sosyalist aydınların bir bölümü, Cumhuriyet tarihinde ilk kez “Batılılaşma hareketleri”ne karşı olumsuz bir tavır takındılar. Bu konuda hemen hemen feodal cizgiyle çakıştılar denebilir. Ve sözü geçen bu aydınlar gerici çevrelerle ağızbirliği içerisinde “Batılılaşma hareketleri”ne çatmaya başladılar. Gericilerin görüşleri belli olduğuna göre ilerici aydınlara ne oluyordu böyle? Bu yazıda bir nebze bu konu üzerinde düşüneceğim.

Aydınlarımız adeta “Batılılaşma hareketleri”ni emperyalistlerin ve onların içerideki uzantıları olan işbirlikçilerinin (burada işbirlikçiler gerici feodal çevreler değil o zamana dek “ilerici” diye adlandırılan Batıcı-laik görüştekiler olarak alınıyor) bir danışıklı dövüşü olarak lanse ettiler. Ve Doğucu-İslâmcı kavramını, Batıcı-laik kavram ve anlayış karşısına çıkardılar. Ve feodal çizgi olan, Doğucu-İslamcı görüşü idealize ederek sistemleştirmeye başladılar. İşlerici aydınlar, bu konuda popülizme düştükleri gibi halkı tek başına bir kategori olarak aldıklarını sanıyorum. İkinci neden de bu halk tepkisine (emperyalizme tepki olarak alınıyor) karşın ilerici çevrelerin emperyalizmle içli dışlı görünüşü bu yanılgıları belirleyebilir kanısındayım. Ayrıca bazı Arap halklarının ulusal kurtuluşlarında dinin adeta bir bayrak olarak ele alınışı da bu yanılgılarda rol oynamış olabilir, örneğin: Cezayir kurtuluş hareketi gibi...

Oysa biliyoruz ki, bu ulusal kurtuluş hareketinin en az iki temel ögesi vardır: 1 - Anti feodalizm; 2 - Anti-emperyalizm. Bu iki temel ögeyi yerli yerine koymak için biraz açıklama gerekir: Sosyalist hareketin temel genel kanunları var. Bunun yanında her ülkenin özel şartları var. Sanırım ki, buna kimsenin itirazı yok ve de olamaz. Bu kuralı ulusal harekete de uygulayabiliriz sanırım. Ulusal hareketin genel kanunları olduğu gibi özel koşulları da vardır. Ve yukarıda en az iki temel kural saptamıştım: 1 - Anti-feodalizm; 2 - Anti-emperyalizm. Şimdi biraz açıklıyayım bu kavramları: “Batılılaşma hareketleri”nin antifeodal olduğu yadsınamaz bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Bunun eksikliği günün koşullarına bağlı bir olaydır. Anti-feodalizm aynı zamanda antiklerikalizmi hiç değilse aklerikalizmi de içerir. Bunun da temel yansıması, Batıcı-laik anlayışta açık olarak görülür. Anti-emperyalizme gelince: “Batılılaşma hareketleri”nin dördüncü Mustafa, üçüncü Selim ve ikinci Mahmut çizgisini izlediği ve dördüncü Mustafayla başladığı ve Dördüncü Mustafa’nın devrin bağnazlığı yüzünden Yedikule zindanında boğdurulduğu bilinmektedir. Antiemperyalizm böylesine güç iç ve dış şartlar altında oluşagelmiştir. Ayrıca Osmanlı toplumu uyumlu bir toplum değil birçok Müslüman ve Hıristiyan ögeyi içinde barındırmaktadır. Batıda uluslaşma süreci başlar ve genişlik kazanınca Osmanlı toplumundaki ögelerde de kaynaşma başlar. Osmanlı, Türk dirijasları hem bu akınları kanalize ederek imparatorluğun parçalanmasını önleyecek hem de Batı kapitalizminin etkilerinden kurtulmaya çalışacaktır. Manevra kabiliyeti son derece kısıtlı ve sınırlıdır. Batıdaki işçi sınıfı yeni yeni kımıldamaktadır. Günümüzün iki önemli olgusu ve akımı olan sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketleri henüz doğmamıştır. Geriye günümüzün dört çelişkisinden hemen hemen yalnız birisi mevcuttur: Kapitalistler arası yarışma. Allahın hakkını allaha, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Batılılaşma akımının önünde ihç birörnek ve destek yoktur. Tek kozları kapitalistlerarası rekabetten yararlanmak ve bu çelişkiye göre hareket etmektir. Daha sonraları Kapitalizm emperyalizm dönemine girerken gerçi kapitalistlerarası rekabet keskinleşir ve kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelesi kızışır ama bütün emperyalistlerarası rekabet keskinleşir ve kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelesi kızışır ama bütün emperyalistlere bazı anlar ve istisnalar dışarıda bırakılırsa hepsinin ortak amacı “hasta adam”ın mirasını paylaşmaktır.

İçerideki gerici feodalizmin şiddetli tepkisi de cabası. Halk kendi insiyatifiyle hareket edememektedir. Esasına bakılırsa Batıcıların karşısında Doğucular yoktur: Batıcıların karşısında Doğucu-Dinci işbirlikçiler vardır. Doğucu-İslamcı üst tabakanın Batıya karşı herhangi bir reaksiyonu mevcut değildir. Bu sözde reaksiyon halk yığınlarını aldatmaktan öteye geçen bir tepki değildir. Günümüzde ve Cumhuriyet tarihinde de aynısı olmamış mıdır? Eğer elverişsiz koşullar içerisinde cereyan ettiği için Batılılaşma eksik kalmışsa ve bundan dolayı Batılılaşmanın temsilcilerine işbirlikçi denecekse Doğucu-İslamcı anlayışının temsilcileri katmerli işbirlikçilerdir. Yazının hacmini genişletmemek için kısadan keseceğim: İkinci Meşrutiyet dönemini ele alalım: Bir yanda katmerli işbirlikçi, hürriyet ve ittilaf partisi bir yandan bazı reformlar yapmak isteyen itihat ve Terakki Partisi. Hürriyet ve İttilaf Partisi’ne vatan satıcılığında yarışmak olanaksız. Yüzyılın iki büyük devleti olanİngiltere ve Fransa onun tarafından angaje edilmiş, İttihat ve Terakki Partisine de Almanya’yı kucaklamak kalıyor. Çarlık Rusyası ayrı bir püsküllü bela. Kim hangi kuruluş, bir reforma kalkışsa din elden gidiyor sloganı hazır ve yığınlar sokaklara döktürülür gavurluğa karşı diye. Oysa bu yığınları gavurluğa karşı ayaklandıran takım yukarıda işaret edildiği gibi en büyük gavurlarla aşnefişne. Memlekete, matbaayı içeriye sokturmayanlar her nevi yeniciğe karşı çıkanlar, bu katmerli işbirlikçiler. Demek ortada iki Batıcı grup var üst kademede: Biri her yeni uyanışa karşı Doğucu-İslamcı yeni feodal takım, diğeri zamanın koşulları çerçevesinde bazı yenilikler getirmek isteyen ilerici Batıcılar. Doğucu-Dinci gruba gerici Batıcılar da denebilir. Emperyalistler Osmanlı toplumunu karıştırmak için çeşitli gerici akımlar yarattılar ve beslediler. İngiliz ve Fransızlar “İslamcı Akımı” yarattılar. Almanlar ise “Turancı Akımı” yarattılar. Ve bu akım mensupları içeride boğazlaşırken Avrupa devletleri imparatorluğun parçalanması hesaplarını yapıyorlardı...

Bir başka hata şudur: Bazı aydınlar ulusal olsun sosyal olsun devrimci hareketleri çok kısa bir çerçeve içerisine almaktadırlar. Örneğin Fransız büyük devrimi söz konusu olunca hemen 1789 tarihi akla geliyor. Oysa bazı bilim adamları Avrupa burjuva demokratik devrimlerinin on ikinci yüzyıldan başladığnı söylerler. O halde şimdiye kadar geçen zamanı aşamalar olarak kabul etmelidir. Devrim kolay değildir ki çabuk olsun bitsin. İttihat ve Terakki Partisi’nin bazı reformlar yaptığı bir gerçektir. İlk defa onun döneminde kapitülasyonlar konusu ele alınıyor ve yanlış hatırlamıyorsam kararname ile kapitülasyonları “ilga” bile ediyor. Cumhuriyet dönemi İttihak ve Terakki döneminin rasyonelleştirilmesi, sistemleştirilmesidir denebilir. Cumhuriyet Halk Partisi İttihat ve Terakki Partisi’nin bir devamıdır. Hürriyet ve İhtilaf Partisinin devamı ise Terakkiperver Cumhuriyet Partisi, Serbest Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi’dir. İki akımın günümüzdeki uzantıları, Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisidir. Geçmişe gitmeye gerek yok bu ikisinden hangisini tercih edeceğiz? Yanıtın pek açık olduğu şüphesizdir: Cumhuriyet Halk Partisi’ni. Yukarıda dedim ki “Batılılaşma hareketler”döneminde manevra kabiliyeti pek azdı. Nitekim Cumhuriyet döneminin manevra kabiliyeti büyük Ekim Devrimi dolayısıyle önemli derecede fazlalaşmış olduğunu burada sayıp dökmeye gerek yoktur sanırım. Bazı aydınlarımız bu kez de Milli Selâmet Partisi’ni idealize ediyorlar ve Doğucu-İslamcı akımın temsilcisi olarak görüyorlar. Oysa bu partinin tamamiyle egemen güçler arasındaki sürtüşmelerden doğduğu açıktır. Ve Cumhuriyet tarihinde din sömürüsü eşi görülmemiş bir biçimde bu parti tarafından yapılmaktadır egemen güçler hesabına. Ama egemen güçler Cumhuriyet Halk Partisi karşısında bu sürtüşmenin tehlikeli olacağı kanısıyle yakında bu partinin kapısına da kilit vuracaklardır. Bu kilit vurma işi parti kapatma yolu ile olabileceği gibi parti eritme yolu ile de olabilir...

En iyimser hesapla şöyle diyelim: Milli Selâmet Partisi dinci görüş ve milli gelenekler anlayışıyle Kütlelere yanaşmak istiyor. Ki bu hayalciliğe varan bir iyimser görüştür ama olsun bir an için böyle varsayalım. Kıbrıs konusunda bazı iddialı görüşler öne sürüyor. Milli ekonomiden bahs ediyor. Milli ekonomi konusunda bu partinin liderinin güldürücü iddiaları belleklerde taze olarak durmaktadır. Nasıl sosyalizmde sektarizm ve oportünizm aynı kapıya çıkıyorsa ulusal konularda da bu kavramlar aynı kapıya çıkar ve çok zararlıdır. Sadece işleri bozar böyle iddialar. Bu partinin Suudi Arabistan’ı örnek kabul ettiği meydandadır. Suudi Arabistan’ın “Aramko” tarafından yönlendirildiği ortadadır. Şimdi Adalet Partisi’ni bir yana bırakalım ve Adalet Partisi tabanından oy alan ve umutlar uyandıran Mill Selamet Partisini Cumhuriyet Halk Partisi ile karşılaştıralım. Hangisini tercih edeceğiz: Şüphe yoktur ki Cumhuriyet Halk Partisini. Milli Selamet Partsi’nin örnek aldığı devlet göbek bağı ile Amerika’ya bağlıdır. Cumhuriyet Halk Partisi ise Batı Avrupa topluluğuna, hem de, en ilerici kanadına bağlıdır. Vebasında çıkan haberlere göre ikinci enternasyonale girecektir. Türkiye’nin bu günki koşullarında tek başına bu olayın bile büyük önemi vardır. Cumhuriyet Halk Partisi özgürlükçüdür. Milli Selamet Partisi dahil diğer partiler özgürlük düşmanıdırlar; eski öncüleri gibi. Halkımız bugün kimin dost, kimin düşman olduğunu anlamıştır ve gericilerin deyimi ile “gavur modasını”getiren Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelmiştir. Yukarıda dediğim gibi yenilik hareketlerini geniş bir perspektifle ve uzun bir zaman ölçüsü içinde ele almalıdır. Bu zaman sürecinde halkımız dostunu düşmanını ayırdetmeye artık başlamıştır. Yarın bu bilinç daha da hızlanacak ve hakımız en doğru yolu bulacaktır. Aydınların sabırsız, acaleci olmamaları gerekir. Tarihin devindirci gücü halktır, halklardır. Dünya halkları aydınlık dolu bir ufka doğru hızla ilerlemektedirler. Ülkemiz bu kuralın dışında kalmaz, kalamaz. Türkiye devrimi işçi sınıfı önderliğinde daha da ileri aşamalara varacaktır.